Arabayla İspanya 2. Bölüm Endülüs (Cordoba - Granada – Jaen - Sevilla)
- Derya Bilgiç
- 2 Ara 2025
- 17 dakikada okunur
23/05/2017 Madrid-Cordoba : 412 km 4,5 saat

Madrid Politecnic Üniversitesi'ndeki görevler bitti, şimdi güneye ineceğiz Endülüs bizi bekler. Sabah çok erken kalktık, kahvaltı yolda yapılacak, ilk durak UNESCO Dünya Mirası rekortmeni Cordoba ve yolculuk 4,5 saat sürecek 412 km yolumuz var. Rotamızı Toledo üzerinden geçen A42 ve A4 parasız yolları üzerinden belirledik, otoyol yerine ücretsiz yolları tercih edip ülkenin kırsalını görmek, dilediğimiz yerde yoldan ayrılıp gördüğümüz ilginç yerleri dolaşmak istiyoruz. Madrid’in dış mahallelerini geçer geçmez önümüze çıkan ilk benzin istasyonunda durduk depomuzu doldurup sandviçlerimizi yedik.
Madrid-Cordoba yolu
Madrid-Toledo arası dümdüz bir bozkırda yol aldık, Venta de Cardenas yakınlarında koruma altına alınmış Despenaperros doğal parkı sınırlarına girdik alçak tepelerin sırtlarından zirvelerine doğru yayılmış meşe ormanları görmeye başladık, biraz daha yükselince çam ormanları belirdi, La Carolina’dan sonra ise olağanüstü düzgün dikilmiş göz alabildiğine uzanan zeytin ağaçları ile dolu tepeler geçtik, yolun her iki yanı ve orta refüj beyaz, pembe zakkumlarla doluydu, zaman zaman Don Kişot ve Sancho Pança'nın yel değirmenlerini gördük, zaman zaman da bembeyaz evleriyle Endülüs köylerini selamladık. Zeytinlikler düzenli dizilmiş bir ordu gibi uçsuz bucaksız ufka doğru uzanıyordu, ülkemizde zeytin ağaçlarına yapılanları düşününce içimiz sızladı. Öğleden sonra Guadalquivir Nehrini geçince ilk yol ayrımından Cordoba’ya giriş yaptık.

Otel Conquistador iç mekan
Kente giriş yaptığımız noktada festival nedeniyle yollar kapanmış polis yolumuzu değiştirerek farklı bir yere yönlendirdi önce bir an önce otele gidip yerleşmek istediğimizden biraz canımız sıkıldı ama iyi ki buradan gelmişiz, önce bir Avm'nin önüne düştük girip fotoğraf makinam için hafıza kartı ve yanımıza atıştırmalık bir şeyler aldık, sürekli kapalı yollar yüzünden Yahudi Mahallesi'nin içine girdik, sokaklarda kaybola kaybola otelin olduğu bölgeye ulaştık bu sefer de otele giden yolun başında girilmez yazıyor ve yolun başında kamera var, birkaç tur atıp alternatif gidiş aradık ama maalesef tek gidiş yolu burası, arabadan inip yaya olarak keşif yaparken taksi durağındakilere otele gidişi sorduk otel müşterilerine yolun serbest olduğu ve ceza yazılmadığını söylediler de gönül rahatlığıyla girdik, kapalı otoparka inip resepsiyona bilgi verdik ve odalarımıza yerleştik.
Mezquita çevresindeki Cordoba Sokakları
Conquistador Otel bizim Cordoba Camii olarak bildiğimiz İspanyolların Mezquita dedikleri ünlü yapının karşısında yani buranın Sultanahmet'inde kalıyoruz. Biraz dinlenip akşam yemeği ve gece turu için Cordoba Sokaklarına çıktık. Otele gelirken sokağın başında gördüğümüz Bodegas Mezquita Restorana girdik rezervasyon olmamasına rağmen yer bulduk. Restoran menüsü zengin yemekler de damak tadımıza uygun, dört kişi toplam 33.55 Euro hesap ödedik. Yemek sırasında Didem, El Hamra Sarayı biletlerini inceleyince yarın sabah 08.30’a aldığımızı fark etti benim alışılmış hatalarımdan biri hiçbir rezervasyonda tarih tutturamıyorum ve El Hamra için bilet bulmak çok zor mecbur yarın 212 km yolu gidip tekrar döneceğiz, hepimizin canı biraz sıkıldı ama çare yok.

Bodegas Mezquita Restoran
Yemek sonrası Yeşim ve Semra Hoca yarın sabah 05.00’te Granada'ya hareket oedeceğimiz için otele dönüp dinlenmek istediler. Biz Cordoba Sokakları'nın gecesini yaşamak istedik ve yürüyüşe çıktık. Önce yakındaki Roma Köprüsüne gittik ortasına kadar yürüyüp Cordoba Camii ve Alcasar silüetini gece ışıkları altında izledik, sonra Mezquita (biz Cordoba Camii diyoruz) çevresindeki sokaklarda turladık, şehrin sokakları gece yarısı bile hareketli ve çok güvenli rahatça her yere girip çıkılabiliyor, gece yarısını biraz geçerken otele döndük.

Plaza Canonigo-Mezquita-Cardenal Herrero- Plaza del Triunfo

Cordoba sokaklarında keşfe çıktık, sokaklarda rengarenk yerel kıyafetler giymiş kadınlı erkekli gruplar görmeye başladık meğer geleneksel kıyafet ve dans festivali varmış, tesadüfen böylesi büyük şans, upuzun eteklerini savurarak dolaşan meydanlarda dans eden Cordobalı kadınlar ve müzisyenler kısacası doyasıya eğlence var, Mayıs ayı Cordoba için festivaller ayıymış bütün ay boyunca etkinlik var, 21-28 mayıs "Feria De Cordoba", Nisan-Mayıs "Cruces De Mayo", Mayıs ayı boyunca "Patio Festivali" düzenleniyor, Ocak-Şubat'ta ise karnaval var, Mart-Nisan "Holy Week" haftası kutlanıyor. “Patio Contest” sadece ev sahiplerinin katıldığı en güzel avlu (iç bahçe) festivali. Cordoba kent mimarisinin vazgeçilmez unsuru olan iç havuzlu avluların yıl boyunca çiçeklerle ve dekoratif öğelerle süslü bahçeleri yarıştırılıyor ve en güzeli ödülü kapıyor, sanırım şehrin sokakalarındaki bembeya evlerin duvarlarının rengarenk çiçeklerle süslü olmasının sebebi de bu festival.

Meydanlar ve Sokaklar yerel kıyafetli Cordobalılarla dolu

Cordoba : Guadalquivir Nehri kıyısında kuruluşu 2000 yıl öncesine M.Ö. 169 yılına kadar giden Romalıların kurduğu bir koloni daha sonra 6.yy’a kadar Visigot hakimiyetinde kalmış ardından Endülüs Emevileri'nin dönemi başlamış İslam egemenliği 1236 yılına kadar sürmüş, bu tarihten sonra Katolik İspanyol Krallarının hükümranlığı süreci başlamış. En parlak dönemi 10.yy'da Halife II.Hakem zamanı olmuş bu devirde dünyanın en önemli bilim merkezlerinden biriymiş, o zamanlar Paris nüfusu 38.000 iken Cordoba’da 500.000 kişi yaşıyormuş, şehirde kurulmuş 70 kütüphanede bulunan 500.00 el yazması ve kitap ciltlerinin sayısı bütün Avrupa'daki kütüphanelerdekilerden daha fazlaymış, dönemin entelektüelleri ve bilim insanları eğitim için Cordoba’ya geliyorlarmış. Ne yazık ki bu büyük medeniyet Engizisyon döneminde tamamen yok edilmiş, ünlü Fransız fizikçi Pierre Curie "Cordoba'dan bize 30 kitap kaldı atomu parçalayabildik, eğer yakılan bir milyon kitabın yarısı bize ulaşmış olabilseydi bugün uzayda galaksiler arası seyahat edebiliyor olacaktık" demiştir ki bu sözler Cordoba'nın o dönem ulaştığı medeniyet ve bilgi birikimi seviyesini bize anlatır.

Caballerizas Reales-Molino de La Albolafia-Puente Romano-Ronda de Isasa ve Alcasar de los Reyes

İslam-Hristiyan ve Yahudi kültürünün kesişme noktası olan Cordoba’da günümüzde 350.000 kişi yaşıyor, şehir 1984 yılında UNESCO tarafından Dünya Mirası listesine alınmış, Guadalquivir nehri kenti ikiye ayırıyor, nehrin üzerinde birçok köprü inşa edilmiş bunlardan en eski ve en önemli olanı Campo de la Verdad bölgesi ile Barrio de la Catedrali bağlayan 250m uzunluktaki 16 kemerli Puente Romano’dur. M.Ö.1 yy’da İmparator Augustus zamanında inşa edilmiş köprü, 29 Nisan 1953’te General Franco zamanında açılan 217 m uzunlukta 18,5m genişlikte 17 kemerli Puente de San Rafael tamamlanana kadar da şehrin iki yakasını bağlayan yegane geçiş noktasıymış.
Mağribi Deri ve gümüş el sanatları oldukça ünlüdür. Şehrin sokaklarındaki yerel dükkanlarda bir çok ilginç ürün bulunabilir.

Alcasar de Los Reyes; Sekizinci yüzyılda Cordoba2nın Müslümanlar tarafından ele geçirilmesinden sonra şehir başkenti olarak kullanılmış ve kalenin ilk örneği inşa edilmiştir. Hristiyan Krallar döneminde Kral Alfonso XI eski kaleyi yıkarak yerine 1328 yılında bugünkü Kaleyi inşa ettirmiş, Kastilya Kralları burayı saray olarak kullanmışlar ve yüzyıllar içinde birçok eklemeler yapmışlar. 20.yy’da askeri kışla ardından bir süre hapishane olarak kullanılmış 1955 yılında Ulusal anı ilan edilmiş. Kalenin burçlarından birisi Engizisyon kulesi olarak adlandırılır ve o dönemlerde suçluları cezalandırmak için kullanılmış. Kalenin bahçeleri ise görsel zenginliği ile büyüleyici bir yer.
Beyaz ve krem rengi boyalı 3-4 katlı evlerin duvarları ve iç avluları rengarenk saksılar ve çiçeklerle süslenmiş, ancak küçük arabaların geçebileceği daracık sokakları ile Cordoba zengin bir kültüre sahip bu sokaklarda yürüyerek dolaşmak gerekiyor, Juderia kentin Yahudi mahallesi tarihte yaşanan onca şeye rağmen hala ayakta ve yaşıyor. Velasquez Bosco Sokağı en ünlü sokaklardan biri evlerin neredeyse tamamı çiçeklerle bezenmiş. Mesquita çevresi ile El Arenal alışveriş için en çok tercih edilen yerler.


La Mezquita (Cordoba Camii) : Endülüs Emevi Sultanı I.Abdurrahman tarafından 785 yılında yapımına başlanan cami sonradan yapılan eklemeler ile birlikte 990 yılında tamamlanmış. Orijinal cami 1419 sütuna sahipmiş ancak Katolik Hristiyanların kenti ele geçirmesinden sonra cainin ortasındaki 156 sütun yıkılarak katedrale dönüştürülmüş ve günümüze 856 sütun kalabilmiş yapı bu haliyle çok ilginç Camii içinde Katedral olmuş, gezerken yüzlerce sütunun arasından karşına bir katedral çıkıyor bazı köşelerde taşların üzerine çok incelikle işlenmiş Arapça dini yazılar görülürken bazı yerlerde Latince dini motifler görülebiliyor. Yapı 24.000 m2'lik yerleşim alanı ile yakın zamanlara kadar dünyanın en büyük camisi durumundaymış.

Cordoba Camii iç mekanı

Caminin içinde, Damien De Castro tarafından yapılan San Rafael heykeli, Kutsal yemek tablosu (Pablo Des Cespedes), The Incernacion tablosu (Pedro De Cordoba) gibi çok sayıda değerli eser bulunuyor. Kuzeybatı cephesindeki çan kulesi 1593 yılında yıkılan minarenin yerine inşa edilmiş.
25/04/2017 Cordoba-Jaen-Granada 204km 2saat 42 dk.


Jaen : Madrid Politeknik Üniversitesinden hocaların tavsiyesi üzerine uğradığımız İspanya’nın güneyinde Endülüs bölgesi içinde zengin tarihi olan ve Dünyanın zeytinyağı başkenti olarak bilinen ancak turistik olmayan bir kent. Cordoba'ya karayoluyla 120 km uzaklıkta yaklaşık 1,5 saat süren yolculukta önceleri tarlaların arasından giden yol Maruana’tan yerini uçsuz bucaksız zeytinliklere bırakıyor. Pilar hoca şehirdeki Roma Hamamının çok ünlü olduğunu mutlaka görmemiz gerektiğini söyleyince mecburen rotamıza ekledik. Hamam şehrin tarihi bölgesinde, ulaşmak için daracık sokaklarda koca arabayla epey dolaştıktan sonra ve katedral çevresinde birkaç kez turlayıp ulaşabildik.
Jaen’in kuruluşuna dair en eski buluntular Neoliitik döneme kadar gidiyor, 4000 yıllık geçmişe sahip, Kartaca egemenliğinde kaldığı dönemlere Yunanlılar ve Fenikelilerle bölgede zeytin yetiştiriciliği ve ticareti yapmışlar, ardından Kartacalıları yenen Romalı Scipio ile Roma İmparatorluğu hakimiyeti başlamış o dönemlerde kent "Villa Gaiena" adıyla anılıyormuş Emevi Araplar döneminde ise "Yayyan" deniyormuş, günümüzde 110.000 kişinin yaşadığı şehir yılda 650.000 civarında turist ağırlıyor, kentin en önemli zenginliği sıvı altın dedikleri zeytinyağının dünya başkenti olarak biliniyor, son derece düzgün şekilde dikilmiş göz alabildiğine zeytinliklerle kaplı. İkinci dünya savaşı sırasında Naziler tarafından bombalanmış ve hasar görmüş, iç savaş sırasında Jaen katedrali hapishane olarak kullanılmış. Şehirdeki Yahudi varlığı ise M.S.162 yılında başlamış ve 1391 yılındaki Yahudi zulmüne kadar devam etmiş.Jaen yaklaşık 573 m rakımlı bir şehir. Kent çevresi Santa Catalina dağları ile çevrili. Jaen Üniversitesi 1993 yılında kurulmuş oldukça genç bir kurum 18.000 öğrencisi bulunan Üniversite 480.000 ciltlik bir kütüphaneye sahip. 60 farklı ülkeden öğrenci bulunan Üniversitede 3 fakülte ve 33 bölüm mevcut.
Jaen Sokakları ve Jaen Catedrali

Jaen Katedrali;1660 yılında Kastilya Kralı Ferdinand III tarafından kilise olarak kullanılan eski bir caminin yerine inşasına başlanan ve 1724 yılında tamamlanan Neoklasik tarzdaki katedralin cephesi Barok stilindedir. 1755 Lisbon depreminde hasar gören bina deprem sonrası onarım görmüştür.
Plaza Santa Luisa de Marillac-Fuente del Pato ve Hamamın girişi
Villardompardo Sarayı
Banos Arabes; Villardompardo Sarayının bodrumunda bulunan Arap Hamamları 11.yy’da inşa edilmiş, 450metrekare ile İspanya’daki en büyük hamamdır, Hristiyanlık döneminde de bir süre işlevini sürdüren yapı 14.yy’dan itibaren tabakhane olarak kullanılmış. 16.yy’da Villadompardo kontu hamamın üzerine Saray inşa etmiş ancak bodrum kattaki hamam kalıntılarına dokunmamış, 20.yy başında ise bitişikteki binalar ile birleştirilerek kadın hastanesi ve şapel olarak kullanılmış. 1931 yılında ise Yapı Ulusal Anıt ilan edilmiş. Sarayın çatısında seyir terası düzenlenmiş buradan bütün Jaen'i izleyebiliyorsunuz.

Banos Arabes-Arap Hamamı

Kentin mottosu "Very Noble and very Loyal City of Jaen, Guard end Defense of the Kingdoms of Castile" bu ünvan Kral II.Enrique tarafından verilmiş. Klasik Akdeniz iklimine sahip şehir yazları ortalama 34 derece ile oldukça sıcak geçiyor. Santa Catalina Kalesi, Jaen Katedrali, Arap Hamamı, Villardompardos Sarayı, San Andreas Şapeli, Popüler Kostüm ve Sanat Müzesi, Jaen Müzesi ve Naif Sanatlar Müzesi görülecek yerler.


Şehirde yıl boyunca beş farklı festival kutlanıyor; Feria De San Lucas festivali 18 Ekim'de kutlanıyor daha çok, müzik, dans ve gastronomy gösterileri var. Romaria De Santa Catalina 16 Ocak'ta San Anton kalesinde ateşler yakılıp yeni yılın gelişi kutlanıyor. Virgen De La Capilla 11 Haziran'da Bakire Meryem'in kentte görünüşü kutlanıyor. Holy Week Ortaçağdan beri kutlanan dini festival 17 katolik rahip çarmıhtaki İsa'yı kentin en işlek Caddesinde taşıyorlar. Jaen geleneksel mutfağında Pipirrana sarımsak ile marine edilmiş dana etinden yapılan lezzetli bir yemek ayrıca Jaen nehrinden yakalanan alabalığı denemeden gitmeyin deniyor.
Yağmur atıştırmaya başladığında Jaen'den Granada'ya doğru yola çıktık.

Granada : Otel rezervasyonu beceriksizliğimden nedeniyle iki kez geldiğimiz bu güzel şehre ilk gün sabahın köründe gelip El Hamra Sarayını gördükten sonra Cordoba'ya dönmüştük, ertesi gün önce Jaen'e uğradık sonra Granada'ya devam ettik. Granada Endülüs’te Müslümanların ilk fethettikleri ve son terk ettikleri, tarih, kültür, müzik, dans ve mimarinin zirve yaptığı şehir bana göre bölgenin en güzel kenti. Müslüman, Hristiyan ve Sefarad Yahudileri ile çingene kültürünün buluşma noktası. Müzisyen Andre Segovia'nın deyimiyle "Tanrı'nın ruhuna müzik tohumları ektiği rüya kent".

Sierra Nevada Dağlarının etekelerinde Genil ve Darro ırmaklarının kıyısında İber yarımadasının güney ucunda Andalucia bölgesinin merkezine kurulmuş heyecan verici Granada bölgenin merkezi durumunda. Günümüzde 240.000 kişinin yaşadığı şehirden İberyalılar, Romalılar, Vizigotlar, Emeviler, Yahudiler ve Hristiyan Krallar gibi birçok uygarlık geçmiş. Nasrid sultanları zamanında Granada Emirliği’nin başkenti olmuş.
Şehrin kuruluşu M.Ö. 5 yy'a kadar gidiyor. Roma döneminde Sezar tarafından M.Ö. 48 yılında imparatorluk topraklarına katılmış. Daha sonra Vizigotlar 4.yy'da kenti ele geçirmişler. M.S. 711 yılında ise Tarık Bin Ziyad bütün Endülüs'ü fethederek Granada'yı başkent yapmış. Kent Aragon Kralı Ferdinand'ın fethine kadar en parlak dönemini yaşamış, 1493 yılında bütün Sefarad Yahudileri Endülüs'ten kovulmuşlar, 1609 yılında ise son Müslümanlar İspanya'yı terk etmişler, bu dönem Engizisyon'un en ağır uygulamalarının yaşandığı yıllar ve yer olmuş.

Bilet Gişesi önünde rehberi bekliyoruz-Grup tamamlandı Purta de la Justicia'dan giriş yapıyoruz - Puerta del Vino-Plaza los Aljibes-Torre del Homenage
El Hamra Sarayı (Al Hambra) : Granada denildiğinde hepimizin aklına gelen ilk isim El Hamra Sarayı oluyor, İber yarımadasında hüküm süren Endülüs Emevi Uygarlığından günümüze kalan en önemli eser. Adı Arapça’da kırmızı tuğla anlamına gelen Al Hambra kelimesinden geliyor, yapının ana malzemesi yakın çevrede bulunan kum, çakıl, kireç ve balçık gibi doğal malzemelerden yapılan ve Tapya adı verilen kırmızı renkli bir tür tuğla. Romalılar sarayın olduğu yerde eski bir kale inşa etmişler, M.S. 889 yılında Emeviler Darro Nehrinin kıyısında, çevreye hakim ele geçirilmesi zor olan bu tepedeki kalenin üzerine Sarayın inşaatına başlamışlar, Granada Emiri “Nasrid Muhammed ben el Ahmar” ise 1238 yılında başlattığı çalışmayla yapıyı günümüzdeki haline getirmiş ve Kraliyet ikametgahı yapmış. İslam Sanatında çok önemli bir yeri olan El Hamra, Hristiyanlar için de önemlidir. 1526 yılında şehri ele geçiren Kral Carlos V. (Şarlken) sarayın içindeki Komares Avlusunun güneyindeki Bereket Divanhanesine benzeyen bir salonu yıktırıp Rönesans tarzında bir saray yaptırmış, Mersin ağaçları Avlusunun bitişiğindeki Mescidi Kiliseye dönüştürmüş ve Hamam yapısına da büyük zarar vermiş böylece üzerinde bulunduğu araziye çok iyi uyum sağlayan sarayın bütünlüğü bozulmuştur. 1870 yılında sarayın Ulusal Anıt ilan edilip koruma altına alınmış 1934 yılında da tahrip edilen Hamam aslına uygun olarak restore edilmiş. Günümüzde El Hamra ile ilgili bütün çalışmalar “El Patronato de la Al Hambra y Generel Life” adlı bir kuruluş tarafından yönetilmektedir.

Palacio Carlos V -Santa Maria Kilisesi-Angel Barrios Müzesi - Sala de los Abencerrajes-Torre de la Vela
Bilet rezervasyonumuzu internetten bir ay önce yaptırdığımız için sabah erkenden giriş kısmındaki turnikelerin önünde rehberimizi beklemeye başladık. On dakikalık bir bekleyişten sonra uzun boylu akıcı İngilizce konuşan ve deli gibi hızlı yürüyen rehberimiz geldi, yirmi kişi grup halinde Puerte De La Justicia (Adalet Kapısı) girişine doğru harekete geçtik. Adalet Kapısı birbirinin içine girmiş iki kemerden oluşuyor ve anahtar formunda kapıdan geçerek sur içine girdik. Adalet kapısı sade ancak heybetli bir yapı kapının üst kısmında el ve anahtar sembolleri var bunu cennete giden yol olarak sembolize edildiği söyleniyor, kapıdan geçince Los Aljibes Meydanına çıktık sarayın batı ucunda kuzey-güney doğrultusunda yer alan meydanın sol tarafı Alcasaba, sağ tarafı ise Carlos V Sarayı. Burası Sarayın ilk inşa edilen 2000’e yakın askerin ve kale komutanının yaşadığı bölüm geçmişi 800'lü yıllara dayanıyor. Kalenin batı ucundaki burç ise komutan ve ailesine ait aynı zamanda konut olarak kullanılan yer. Burç manzarası muhteşem Granada’nın tamamını ve vadiyi görebiliyorsunuz.
Alcasaba’dan sonra Puerta Del Vino (Şarap Kapısı) dan geçip Carlos V Sarayına yöneldik, Hristiyan döneminde eski sarayın bir kısmının yıkılarak inşa edilen ancak tam bitirilememiş ve El Hamra’nın estetik bütünlüğünü bozduğu için beğenilmeyen ve en çok eleştirilen yer, aklımıza acaba neleri yok ederek bu yapıyı yaptılar sorusu geliyor.
Palacio Carlos V iç avlu

Al Kasaba
El Hamra insanlık medeniyet tarihinin en güzel eserlerinden biri, 13 Hektarlık bir arazi üzerine konumlanmış ve araziye çok iyi uyum sağlayan Sarayın biçimlenişi, bahçelerin düzeni, suyun kullanımı, çeşmeler ve havuzların yeri, muhteşem taş işçiliği, surları ile her köşesi ince bir zevk ve düşüncenin ürünü burada hiçbir şey tesadüfe bırakılmamış. Saray duvarlarındaki taş kitabelerdeki yazı ve şiirlerin anlamını bilmeyi çok isterdim. Dışarıdan görünen sadelik ile içerdeki ihtişam tamamen birbirine zıt karakterde. Kalenin ana giriş kapısındaki anahtar formu için Cennetin Anahtarı yakıştırması yapılıyor, sarayın içine girince Nasrid Sultanlarının bu dünyada kendi cennetlerini yarattıklarına şahit oluyorsunuz.
Jarden de el Partal (Partal Bahçeleri)

Saray turları sabah 08.30-14.00 ile 14.00-18.00 (yazın 20.00) arasında günde iki kez rehberler eşliğinde yapılıyor. Yazları 8 Euro karşılığında gece turları da düzenleniyor. En önemli ayrıntı bilet bulma bazen aylar öncesinde rezervasyon yaptırılıyor. Kapıya giderip bileti alırım derseniz eliniz boş dönersiniz zira en az bir aylık rezervasyon programı dolu olur göremeden ayrılabilirsiniz. İnternet üzerinden seyahat programına göre bilet ayırmak en iyisi. Rehberli gezi ses cihazları ve kulaklıklar sayesinde hem bilgilenmenizi hem de mekanları tanıyıp ruhunu hissetmenize yardımcı oluyor.

El Partal iç mekan duvar ve tavan taş işlemeleri
Nasrid Sultanlarının yarattıkları El Hamra 4 ayrı bölümden oluşuyor. Cennet-ül Arif anlamına gelen General Life bölümü, 2000 kişinin yaşadığı Al Kazaba bölümü ve Katolik kralların fetihten sonra Sarayın bir bölümünü yıkarak yapımına başladıkları ama bitiremedikleri Carlos V Sarayı olmak üzere 4 bölümden oluşuyor. Bütün duvarlarında taşlara oya gibi işlenmiş "La Galibe İllallah" (Allah'tan başka galip yoktur) cümlesi görülüyor.
Parador De Granada

Carlos Sarayının ardından hemen yanındaki Santa Maria Kilisesini geçip Angel Barrios Hamamı ve müzesini gezdik, ardından kilisenin yanından bir alt kota Tore De Las Lamas'a geçtik. Buradaki bahçelerin peysajları farklı anlayışlarda tasarlanmış, kimi geometrik formlarda iken kimi doğal haline bırakılmış bazıları da havuzlar ve kanallar ile desteklenmiş, Jarden de Partal’ın havuzu ise aynı zamanda astronomik gözlemlerde kullanılıyormuş, gece yıldızların havuzdaki yansıması gözlem yapmak için çok uygun ortam sağlıyormuş.
General Life Bahçeleri ve Palacios Nazaries

Rüya gibi geçen 4 saatin sonunda El Hamra sarayı turunu tamamladık. Puerta de las Granadas kapısından geçip Cta.de Gomerez Sokağına ulaştık. Sokak içindeki dükkanlardan alışveriş yaptıktan sonra akşamki Flamenko gösterisi için "La Alborea" için bilet aldık gösteri Plaza Nueva'nın arka sokağında Calle Plan köşesindeki salonda yapılacak. Akşama kadar zamanımız var Carrera del Darro Caddesi boyunca Albaicin'e doğru yürümeye başladık. Yolumuzun üstünde 11.yy'da yapılmış El Banuelo Nogal hamamı kalıntılarını görünce bilet alıp içeri girdik.
El Banuelo de Nogal (Ceviz Hamamı); Ziridler zamanında Albaicin mahallesinde Darro nehri kıyısında 11.yy’da yapılmış ve 16.yy’a kadar aktif olarak çalışmış, sonraki yıllarda çamaşırhane ve bir kısmı da konut amaçlı kullanılmış nihayet 1927-28 yıllarında restorasyon çalışmaları başlatılmış uzun süren çalışmalar sonunda günümüzde turistik amaçlı gezilere açılmış.
Cta de Gomerez Sokak ve Plaza de Santa Ana

El Banuelo de Nogal
Carera del Darro ve Puente de Espinoza
Gösteri saatinde salona girdik 50-60 kişilik küçük bir salon seyircilere birer kadeh kırmızı şarap dağıtıldı ve limizde kadehler muhteşem gösteriyi gözümüzü kırpmadan izledik. Endülüse gelipte Flamenko izlemeden gitmek hem kayıp hemde ayıp olurdu.
La Alborea Tablaro Flamenco
Granada'yı güzel anılarla arkamızda bırakıp Endülüs'ün en büyük şehri Sevilla'ya gidiyoruz.

Sevilla: Turun son durağı Game of Thrones dizisinin Dorne Bahçelerinin mekanı Alcasar Şatosunun bulunduğu şehir Sevilla’ya doğru yola çıktık. Granada'ya 250 km mesafede 3 saat süren güzel bir yolculuk sonrası şehre ulaştık. Kentin kuzeyinde İngeniera Bulvarı ile Architectura Caddesi köşesinde Hilton Garden Inn’de kalacağız. Otel tarihi merkeze 7 km uzaklıkta yaklaşık 20 dakikalık bir mesafede, otelin önünde ücretsiz otopark var, odalar gecelik 80€.
Puente Almillo ve Puente Barqueto Köprüleri
Küçük bir dinlenme ve atıştırma molası sonrası hemen taksiye binip tarihi merkeze indik, Otel katedral arası 12€ tuttu dört kişi olunca kişi başı 3€ oldukça uygun sayılır. Guadalquivir nehri kıyılarına vardığımızda Santiago Calatrava'nın “Puente Almillo” köprüsünden geçtik, ardından modern tasarımı ile göze çarpan 1992 Expo fuarı için yapılmış Puente Barqueto (Puente Mapfre) köprüsünü geçtik.
De la Constitucion Bulvarı-Torre Del Orro-Alcasar Giriş Kapısı-Palacio de San Telmo-Torre Norte

Sevilla; Guadalquivir Nehri kıyısında Atlantik Okyanusuna 87 km’lik bir kanal ile bağlanmış 1.800.000 nüfuslu, İber yarımadası içinde bir liman kenti. İspanya'nın 4.büyük kenti olan Sevilla Endülüs Bölgesinin de en büyük şehridir, uzun yıllardır piskoposluk kenti olan Sevilla Flamenko’nun başkenti olarak biliniyor. Tarihi merkezi doğu yakasında olmakla birlikte günümüzde nehrin her iki yakasına da yerleşmiş. Guadalquivir deniz taşımacılığına uygun olduğundan okyanustan uzak olmasına rağmen liman kenti olarak geçer ve büyük gemiler bile açılan kanallar sayesinde iç kısımlardaki limana rahatça ulaşabiliyorlar. Sevilla Flamenko'nun doğduğu Cadiz şehrinden sonraki en önemli Flamenko merkezi hatta başkenti olarak biliniyor, ayrıca şehrin Sevillanas isimli yerel bir dans türü de bulunuyor.
Puerta de Jerez çevresi
Kentin kuruluşu M.Ö. 2800 yılına kadar gidiyor o zamanlar Tartessus adıyla kurulan şehir Romalı komutan Scipio'nun fethinden sonra (M.Ö. 207) Hispalis adını alıyor ve bu tarihten kent gelişmeye başlıyor. Sonraki dönemlerde önce Vandalların daha sonra Vizigotların yönetimi altında yaşayan kent M.S.711 yılında Mağribi Müslümanların egemenliğine girmiş ve İşbiliye adını almış. 1248 yılında Kastilya-Leon Kralı III.Fernando tarafından ele geçirilmesiyle Hristiyan dönemi başlamış ve bu dönemde çok sayıda Müslüman ve Yahudi öldürülmüş yada kovulmuş. Amerika kıtasının keşfi ile kent yeniden önem kazanarak Okyanus bağlantısı sayesinde Avrupa'nın Yeni Dünyaya açılan kapısı haline gelmiş, 17.yy da Sömürgelerin elden çıkması ile kent yeniden cazibesini yitirmeye başlamış, 18.yy daki Fransız istilası ve 19.yy İspanya iç savaşı ile daha da bozulan ekonomi 20.yy ile birlikte canlanmaya başlamış nihayet 1980'ler sonunda düzenlenen Expo Fuarı ile birlikte tamamen yenilenen kent günümüzdeki haline ulaşmış.
Fuente de Hispalis-Catedral de Sevilla girişi ve Amatör Flamenko Dansçısı
Plaza de Espana; Kentin kalbi ve Avrupa’nın hatta Dünyanın en güzel meydanlarından biri, yarım daire formunda 260 metre çapında ve 45.932 m2 yüzey alanına sahip olan meydan1928 yılında inşa edilmiş, kuzey ve güney uçlarında iki kule ile bunları birleştiren dairesel yapı kamu kurumları tarafından, ortadaki yapının meydana bakan kısmı ordu arkası ise tiyatro binası olarak kullanılıyor. Arkadların üzerinde bulunan 52 tane fresk İspanya’nın 52 eyaletini temsil ediyor, meydandaki kanallarda tekne gezileri yapılabiliyor.


Santa Maria (Sevilla) Katedrali ile Alcasar Kalesi Plaza del Triunfo’ya bakıyor, ikisinin ortasında ise kare biçimli Batı Hint Adaları Arşiv Binası bulunuyor. Kentte ulaşım metro ve otobüsler ile yapılmaktadır. Modern şehir daha çok doğu yönünde gelişmesine rağmen Guadalquvir nehrinin batısında kalan Triana bölgesi gibi alanlara da yöneliyor.
İspanya iç savaşını yıkıma uğramadan atlatan kentte birçok tarihi yapı iyi durumda ve genellikle nehrin doğu yakasında kalıyorlar. Mağribi tarzı dar sokaklar süslü evler, çıkmaz sokaklar ve bu sokakların sonundaki küçük meydanları ile bölge karakteristik özelliklerini hala koruyor.
Sevilla Katedrali
Santa Maria (Sevilla) Katedrali; Gotik katedrallerin en büyüklerindendir. Mağribi döneminde inşa edilmiş caminin bulunduğu yere 1400-1500 yılları arasında inşa edilmiş, Giralda olarak bilinen Katedralin çan kulesi aslında Mağribi dönemindeki eski caminin minaresiymiş, ilk yapıldığında 84m yüksekliğindeyken Hristiyanlar döneminde yükseklik 94m'ye çıkarılmış, Kristof Kolomb'un mezarı da katedralin içinde bulunuyor.

Torre Del Oro (Altın kule); 13.yy'da inşa edilmiş, Ortaçağda bir süre hapishane olarak kullanılmış, adını yapımında kullanılan malzemenin Nehir üzerindeki yansımasından dolayı almış, ardından bir süre gözlem kulesi olarak kullanılmış, 1755 Lizbon depreminde ağır hasar gördüyse de 5 yıl içinde tekrar onarılmıştır. Bir dönem ünlü yazar Miguel de Cervantes bu kulede hapis yatmış ve Don Kişot romanının taslaklarını bu hapis günlerinde yazmış, bina bugün Denizcilik Müzesi olarak kullanılıyor.


Alcasar ve Dorn Bahçeleri (Game of Thrones): Alcasar’ın geçmişi Antik Roma dönemindeki Hispalis’e kadar uzanıyor, ancak asıl gelişim 913 yılında Cordoba Halifesi III.Abdürrahman en Nasır’ın Guadalquivir Nehri kıyısında liman ile bağlantılı bir kale inşa ettirmesi ile başlıyor, sonrasında Sevilla çevresini yöneten Abbadiler saraya yeni eklemeler yapıyorlar ve El Mubarek (Kutlu Saray) adını veriyorlar böylece şehrin yönetim ve yaşam merkezi haline geliyor. Muvahhidler zamanında ise Casa de la Contratacion (Ticaret Evi) ekleniyor ve Alcasar günümüzdeki haline çok benzer bir şekle bürünüyor. 1248-49 yıllarında şehrin Kastilya Kralları tarafından ele geçirilmesi ile Taç’ın merkezi ve Belediye yönetim Merkezi oluyor X.Alfonso Gotik Sarayı, I.Pedro ise Mudejar Sarayını yaptırıyor, günümüzde sarayın dışında kalan Torre Del Oro aslında orijinal sarayın bir parçası olarak inşa edilmiş, mimari olarak Mağribi ve Gotik tarzını yansıtan saray bugün hala Kraliyet ikametgahlarından biridir. Avrupa'nın ayakta kalmış en yaşlı saraylarından biri olarak kabul ediliyor. UNESCO tarafından Dünya Mirası olarak tescillenen yapı "Arabistanlı Lawrence", "Cennetin Krallığı" ve "Game of Thrones" gibi birçok film ve diziye ev sahipliği yapmış. El Hamra Sarayı'nın daima gölgesinde kalan yapı taş işçiliği, bahçeleri, havuzları ve mimari açıdan rahatlıkla onunla yarışabilecek durumdadır.

Saray Sevilla depreminde ağır hasar görmüş ancak Kral I.Pedro döneminde kapsamlı bir onarım geçirmiş. El Hamra Endülüslü Müslümanlara özgü Mozarabe Sanatı ürünü olmasına karşın Alcasar Endülüs Sanatının Hristiyan yorumu olan Mudejar tarzını yansıtmaktadır. El Hamra'da duvarlara işlenmiş "La Galibe İllallah" (Allahtan başka galip yoktur) yazısı bu saray duvarlarında da görülmektedir.
Plaza del Triunfo'da Bartolome Esteban Murillo anıtı önünde rehberimizi bekliyoruz
Sabahın köründe Plaza Del Triunfo'da rehberimizi beklemeye başladık, kısa bir süre sonra rehber geldi, grubun toplanması 15 dakikayı buldu ve rehberin ardından ana giriş kapısı Puerta del Leon’dan Alcasar'a giriş yaptık. İsmini girişin üzerindeki Aslan resminden alan kırmızı renkli heybetli Puerta del Leon aslında Muvahhidler döneminde yapılan Plaza del Contratacion’un ana girişi. Dışarıdan yüksek Burçlar ve Surları görünce kaleye girdiğinizi sanırken iç mekana geçildiğinde baş döndürücü bir güzellikle karşılaşıyorsunuz ve her yer bir rüya alemine dönüşüyor.

Plaza del La Contaratacion Amiraller Salonu
İlk girilen mekan “Plaza del La Contratacion (Hint Adaları Ticaret Evi)”; İspanyol Kolonilerinin vergilerinin toplandığı, bütün ticaret ve keşif seferlerinin onaylandığı bina, buranın onayı olmadan hiçbir İspanyol gemisi sefere çıkamıyormuş, 1503 yılında Kastilya Kraliçesi I.İsabel tarafından yaptırılmış, 17 yüzyılın sonunda bürokratik çıkmaza girmiş ve çöküş dönemi başlamış, sonunda kolonilerden gelen hazineler Bourbon Kralları tarafından Cadiz’deki merkeze teslim edilmeye başlanmış, bu durum Sevilla’nın önemini iyice azaltmış, 1790 yılında ise Kral IV.Charles kurumu tamamen kapatmış.

Plaza del la Contracatacion’dan çıkıp Sarayın ana toplanma mekanı De La Monteria avlusuna geldik, adını Kral ve mahiyetinin ava çıktığında toplandıkları yer olmasından alan avlu 1364 yılında I.Pedro tarafından yaptırılmış, Muvahhidler döneminde aynı yerde İslami tarzda planlanmış merkezinde çeşme bulunan ve Cennet bahçesini betimleyen (haçın 4 kolu cennetin 4 ırmağını simgeliyormuş Crucero Bahçesi (Haçvari bahçe) bulunuyormuş avlunun bir köşesinde 1356-1366 yıllarında inşa edilen 500m2 alana sahip“Rey Don Pedro Sarayı” bulunuyor, yapının muhteşem taş işçiliği El Hamra’yı hatırlatıyor. Mudejar tarzındaki saray iki katlıdır. Duvarlarda ve tavanlarda Arap harfleriyle kazınmış “La Galibe İllallah” (Allahtan başka galip yoktur) cümlesi görülebiliyor.

Rey Don Pedro
Alcasar’da o kadar çok iç avlu, salon, havuz ve bahçe var ki hakkını vererek gezmek için bir tam gün ayırmak gerekir.
Sarayda Maiden’s Avlusu (Bakireler Avlusu), Salon des Embadajores (Elçiler Salonu), Ayrı bir bilet ve sadece rehber eşliğinde gezilebilen El Cuarto Real Alto (Kraliyet ailesinin özel ikametgahı), herbiri farklı peysaj ve anlayışta düzenlenmiş Patio de Levies, Patio del Crucero, Patio del Yeso, Patio del Leon gibi iç avlular ile Jardin de la Galera, Jardin de La Danza, Jardin del Alcasar, gibi bahçeler ve surların dışında Jardines de Catalina de Ribera ve Jardines de las tres Fuentes bahçeleri bulunuyor.


Puerta del Marchena; Kastilya Kraliçesi I.Isabella döneminde 1492 yılında inşa edilmiş 1540 yılında onarım görmüştür, genel anlamda Mudejar tarzında olmakla birlikte Gotik ve Rönesans etkileri de görülmektedir. Arcos Düklerinin Sarayının ön cephesini oluşturmakla birlikte 18.yüzyıldan beri Osuna Dükünün özel mülküdür.
Puerta del Marchena
Pabellon de Carlos V; 1546 yılında Portekizli Isabella ile V.Karl’ın düğünü şerefine yaptırılmıştır. Mudejar tarzında inşa edilen yapı İslami Musalla veya Quabba’dan esinlenen yapı yarım küre formunda bir tonoz kubbeye sahiptir.

Santa Cruz Bölgesi; Yahudi mahallesi olarak biliniyor, biz çok hızlı bir tur yaptık dolaşamadık ancak karakteristik mimarisi ile ilgi çeken daracık sokaklar, beyaz mimarili evler, Kabala felsefesini yansıtan şehircilik e "öpücük sokağı" ile görülmeye değer olduğu söyleniyor.
Triana Bölgesi; Guadalquvir nehrinin batı yakasında renkli evleri eğlenceli yaşamı ile Çingene mahallesi görülmesi gereken önemli yerlerden biri.
Casa Lonja; İnşaatı 1599 yılında tamamlanmış, Katedralin hemen yanındaki binadır, İspanyol Sömürge dönemine ait çok zengin bir arşivi barındırıyor.
Maestranza Bullring (Arena); Boğa güreşleri yasaklanmadan önce çok hareketli olan bina günümüzde sadece turistlerin ziyaret yerlerden biri haline gelmiş.

Dönüş E803-E90 üzerinden olacak, 535 km’lik yolu 5 saatte alacağımız düşünüyoruz, İber yarımadasının ortasından Madrid’e doğru yol almaya başladık Sierra Morena dağlarında meşe ormanları arasından geçip Merida’dan sonra E90 karayoluna bağlandık. Eski bir Roma kenti olan Merida'yı görmeyi çok istiyorduk ancak günün yorgunluğu ve yarınki dönüş hazırlıkları nedeniyle uzaktan görebildik. Otoyol kenarında motorcuların konakladığı bir cafe-restoranda durduğumuzda tesadüfen bir doğum günü partisine konuk olduk, akşam 21.00 civarı Havalimanı yakınındaki otelimize giriş yaptık.
Rüya gibi geçen bir İspanya turu oldu, keyifli ve eğlenceli bir gezi olmasını sağlayan eşim Didem ile Yeşim ve Semra hocalara sonsuz teşekkürler. İspanya ve Endülüs’ün hafızalarımızda daima özel bir yeri olacak.
Sevgiyle kalın
R.Derya BİLGİÇ

















































































































































































































































































































































































































































































Yorumlar