2018-Matapan(36-23-06) - Nordkapp(71-10-21) Avrupa'nın güneyinden Kuzeyine arabayla yolculuk-2018 1.Bölüm
- Derya Bilgiç
- 4 gün önce
- 42 dakikada okunur
Merhaba Dostlar,
Doğduğum, büyüdüğüm kent İzmit'ten başlayan yolculuğumuzda ilk durağımız Hades'in yeraltı dünyasına açılan kapısı kıtamızın güney ucu Akron Tenaro'ya oradan da Vikinglerin diyarına Avrupanın kuzeydeki son noktasına Nordkapp'a uzanacak ardından güneye dönüp kutup soğuklarından muhteşem doğaya sahip fiyordlardan geçip, Atlantik Okyanusunun Normandiya kıyılarındaki gizemli manastır adası Mont Saint Michel'e gideceğiz, buradan Konyak içkisinin vatanı Fransa'nın Nouvelle Aquitane bölgesindeki Cognac kasabasına uzanıp ünlü Konyak markalarının üretim yerleri ile yerel konyak üreticilerini dolaşıp tadım yapacağız ve eve döneceğiz. Bu yazı bu maceralı ve uzun rotada neler yaşayıp neler gördüğümüzü yazı ve fotoğraflarla sizlere aktaran bir belge olarak kalacak, umarım hem keyif alacağınız bir yazı olur.

Rotanın tamamı
Küçüklüğümden beri bilinmeyen diyarlara gitmeyi, yollarda olmayı hayal eder, sonra da bu hayalleri gerçekleştirmeye çalışırım, bu hayallerin kimileri gerçekleşir kimileri gerçekleşmez ama ben haritayı önüme açıp rotalar çizmekten oralar gitme hayallerimden hiç vazgeçmem. Lise yıllarımda bu rotalar genellikle yatla yapılan deniz rotaları olurdu, sonraki yıllarda tekne sahibi olamayınca araba rotalarına dönüştü. Hayallerimi gerçekleştirme yolundaki en büyük motivasyonum bu rotaları ailem ve dostlarımla paylaşmam, böylelikle bu rotalar artık onların da rotaları olur. Zamanı geldiğinde bu rotaları arşivden çıkarır, masanın üzerine koyar ve gerçeğe dönüşmesi için ayrıntılı planlar, programlar yaparım ve gün olur yola çıkma zamanı gelir ve hayaller gerçeğe dönüşür. Rotalar ne kadar uzak hayaller ne kadar ulaşılmaz görünürse görünsün inanıp göze almayı başarabilenler için gerçeklememesi için hiçbir sebep yoktur.
İpsala sınır kapısı ve öğle yemeği molası
Düşlediğim rotalar içinde beni en çok heyecanlandıran Nordkapp turuydu, 2014 yılından beri 4 yıldır bu geziye hazırlanıyorum, çevremdeki dostlarıma rotayı anlatmış bir kısmı inanılmaz buldu reddetti, bir kısmı önce çok heyecanlandı ve kabul etti sonra çeşitli sebeplerden vazgeçti sonunda 2018 yılı baharında geziye başlamaya karar verdim. 2017 yılı Aralığında konuyu komşum Fuat’a açtım tereddütsüz kabul etti ve yolculuk hazırlıklarına başladık. 4 yıldır onlarca değişik rota planlamış, kah Romanya üzerinden kah Rusya üzerinden Nordkapp'a defalarca gidip gelmiş adım adım rota üzerindeki kentleri araştırmış, google üzerinden bütün tünel, feribot ve köprü geçişlerini, köyleri ve fiyordları dolaşmıştım. Rotayı anlamlı kılmak için bir konsept oluşturmaya karar verdik. Hedefimiz Norveç’in en kuzey noktası Nordkapp Burnu, burası Avrupa'nın da en kuzey noktasıydı öyleyse önce kıtanın en güney ucuna yani Yunanistan’daki Cape Matapan'a (Matapan Burnu) inecek, sonra kuzeye dönüp Nordkapp'a çıkacaktık yani Avrupa’nın en güneyinden en kuzeyine gidecektik, bu rota daha önce hiçbir blogda rastlamadığım bir rotaydı, aslında ilk planımız dönüş yolunda kıtanın en batıdaki son noktası olan Portekiz’in Cabo de Roca burnuna gidip böylece kıtanın üç yöndeki en uç noktalarına ulaşmaktı, ne yazık ki fuat'ın Vize sorunu nedeniyle Portekiz’i rotadan çıkartmak zorunda kaldık. Hareket tarihimizi 24 Mayıs olarak belirledik, çünkü 1 haziranda Nordkapp'ta olmak istiyoruz. Elimizde 100 sayfalık ayrıntılı bir rota kitapçığımız var, gün-gün, saat-saat rotayı planlamama rağmen bu tür uzun soluklu turlarda mutlaka değişikliklerin, aksiliklerin ve gecikmelerin olabileceği, bazı yerlerin rotadan çıkıp bazı yeni yerlerin de rotaya dahil olabileceğinin farkındayız.
23 Mayıs 2018 Çarşamba hareket saati geldi çattı, arabayı yükledik ve son kontrolleri yaptık, Ailelerimizle de vedalaşıp saat 22.30'da iki araba hareket ettik, şirket arabasını ortağım Cengiz'e bırakmak için geldiğimizde küçük bir uğurlama heyeti kurulmuş bizi bekliyorlardı, yolculuk hakkında bir süre sohbet ettikten sora, son çaylarımızı yudumlayıp 00.30'da yola çıktık, artık macerabaşladı, ilk durak Akron Tenaro yani Matapan Burnu, mola vermeden gitmeyi düşünüyoruz mesafe 1512 km.
1. Gün 24.05.2018 Perşembe İzmit-Cape Matapan/Yunanistan, 1512km 16,5 saat:

1.Gün rotası
Türkiye-Yunanistan sınırına 03.30'da ulaştık. İpsala gümrüğü çok sakin, sıra beklemeden Yunanistan tarafına geçtik, orada da sorun çıkmadı ve Egnatia Odos (E-90) otoyoluna girdik. Gece boyunca yol aldık, daha önce defalarca geçtiğim bu yol üzerinde Kavala'ya kadar yol üzerinde mola yeri Selanik’e kadar da akaryakıt istasyonu yok. Sabaha doğru Selanik yakınlarında uyku bastırdı ve kısa bir mola verdik 1 saat araba içinde kestirdik gün ışırken kalkıp yola koyulduk.
İzmit Matapan arası yol manzaraları
Öğle yemeği molasını Larissa yakınlarındaki benzin istasyonunda verdik. Yanımızdaki konserve ve sandviçlerle Fuat güzel bir kaporta üstü masası hazırladı, ardından yola devam ettik, önce Atina ayrımı daha sonra Korint Boğazını geçip Mora yarımadasına girdik. Tripoliçe'ye kadar gayet düzgün bir otoyoldan gittik, Tripoliçe'den sonra yol Sparta'ya kadar gidiş-geliş, Sparta-Githio arası ise çok virajlı ve dağlık bir coğrafyada düzgün bir asfaltta devam ettik. Sparta'dan sonra yolun iki tarafı meyve bahçelerinin içinde villalar ve zeytinliklerle doldu nihayet Githio sahilinde Akdeniz'in mavi sularını gördük.
Atina ve Korinthos yol ayrımıları
Lakgada yakınları ve Aeropoli Köyü sırtlarından Akdeniz

Lefkias Yakınlarında zirvesi bulutların arasında bir dağ
Githio (Gythio); Akdenize doğru uzanan Peleponnes yarımadasının güney ucunda Lakonya Körfezine bakan sevimli bir balıkçı kasabası. Kentin geçmişi çok eskilere antik döneme kadar uzanıyor. Githio İkizler burcunun şehri, Mitolojik öykülere göre burcun simgesi olan ikiz kardeşler Castor ve Pollux burada yaşamış. Antik çağ tarihinde kentin kurucuları olarak Herakles ve Apollon gösteriliyor. Mora yarımadasının iç kısmında Sparta kentinde yaşayan savaşçı Spartalılar, Laconia körfezini egemenlikleri altında tutuyorlarmış. Githio Spartalıların denize çıkış limanıymış, Laconia körfezinde bol miktarda bulunan ve o dönemlerde mor boya üretiminde kullanılan deniz salyangozu (murex) ticareti de Spartalıların elindeymiş, bu ticaret sayesinde Sparta ve dolayısıyla Githio çok zenginleşmiş. Şehir tarih boyunca bir çok kez işgale ve yıkıma uğramış, ilk büyük yıkım Peloponnes savaşları sırasında olmuş, daha sonra Makedonlar, Romalılar, Bizanslılar ve Osmanlılar döneminde de yıkımlar devam etmiş, ikinci dünya savaşı sonrası Yunanistan egemenliğine giren kent nihayet huzura ermiş, günümüzde şehrin nüfusu 10.000 kişi civarında.

Githio Sahili, Kramnae Yarımadasından kasabanın görünüşü ve Kranae yarımadası üzerinde Agios Petros Kilisesi
Mitolojide Githio’nun ilginç bir öyküsü var. İkizler burcunun simgesi olan Castor ve Pollux (Zeus'un Tanrıça Leda'dan doğan ikiz çocukları) Githio’da yaşıyorlarmış, ikiz kardeşlerden Castor iyi bir asker ve savaşçı aynı zamanda da yetenekli bir at terbiyecisiymiş ama bir kusuru var o da ölümlü olması, diğer kardeş Pollux ise aklın ve zekanın timsali ve ölümsüz. Hikaye Castor ve Pollux'un, kuzenleri ile nişanlı olan Sparta kralının kızlarına aşık olması ile başlıyor, afacan ikizler aşklarına engel olamıyor ve kuzenlerine aldırmayıp kralın kızlarını kaçırıyorlar. Kuzen nişanlısının kaçırılmasına bozulmuyor ama haylaz Castor ve Pollux'un beraberce bir çiftlikten hayvan çaldıkları sırada aralarında çıkan anlaşmazlık nedeniyle kavgaya tutuşması ve Castor'un ölümü ile trajedik bir hal alan olay sonrası kardeşini çok seven ve ölümüne dayanamayan Pollux babası Zeus'a yalvararak Castor'u geri getirmesini istiyor. Zeus ölümsüz olan Pollux'un yaşamının yarısını Castor'a vermesi şartıyla onu geri getiriyor ve hikaye mutlu sona ulaşıyor ama olan Pollux yaşamının yarısından oluyor. Yine mitolojik kaynaklara göre Githio antik dünyanın ünlü karakterleri Helen ve Paris'in balayını geçirdikleri yer.
Günümüzdeki Githio çok sevimli bir kıyı kenti, iki ayrı limana sahip, sahil kıyısında birçok kafe-bar ve balık lokantası var. Kentin geneli 2-3 katlı sarı-beyaz pastel renkli taş binalardan oluşuyor, birçok eğlence mekanı ve taverna şehrin içine yayılmış kısa bir tatil için gereken her şey Githio'da var. Hava kararmadan önce Matapan Burnuna ulaşıp fenere kadar yürümemiz, gün ışığında fotoğraf çekmemiz gerekiyor yoksa yürüyüş sabaha kalacak ve daha ilk günden zaman kaybedeceğiz oyalanmadan yola devam ediyoruz.

Agios Petros Manastırı
Tesadüfen keşfettiğimiz bu güzel sahil kasabasının tadına varamadık ve Aeropoli köyüne doğru 39 numaralı karayoluna bağlandık. Yol yemyeşil bir vadi içinde kıvrılarak gidiyor, bol virajlı ama düzgün bir asfalt, yarım saat sonra Aeropoli'ye vardık, girişinde nefis bir manzara vardı biraz durup izledik ve fotoğraf çektik, sonra yol iyice daraldı, Anamur-Antalya yoluna çok benzeyen sağ tarafı pırıl pırıl parıldayan masmavi bir deniz sol taraf ise zeytin ağaçları ile makiliklerin arasından Akdeniz'e doğru dik inen uçurumlar var. Yol tepelerin yamaçlarında yılan gibi kıvrılarak ilerliyor, araba sürmek çok keyifli, manzara o kadar güzel ki sık sık durup izliyoruz. Yamaçlara yayılmış villaların taş duvarlarına rengarenk begonviller ve zakkumlar sarılmış, duvarların arkası bej ve sarı renkli kesme taştan yapılmış evler sanki antik çağda köyler arasında dolaşıyoruz, sağ tarafımızda akşam güneşi altındaki Akdeniz parıldayarak bize göz kırpıyor.

Saggias Dağı eteklerinden Akdeniz güneşi
Vathia Köyü
Aeropoli’den ayrıldıktan 40 dakika sonra yol deniz kıyısına kadar indi bu noktada karşı tepelerin üzerinde "yüzüklerin efendisi" filminden bir sahne gibi terk edilmiş bir yerleşim gördük, gideceğimiz yol tepeyi tırmanıp Vathia ismindeki köyün içinden geçiyor, burası eski bir yerleşim yeri birçok ev harap durumda kimileri restore edilmiş pansiyon veya otel olarak kullanılıyor, kimileri ise terkedilmiş ve harap durumda. Köy Akdeniz'e bakan bir yamaca yaslanmış, surları olmayan bir kale gibi taş evler art arda sıralanmış kulelere benziyor.
Vathia (Vatheia); Saggias dağının güney sırtlarına yerleşmiş bu küçük köyün ismine ilk olarak 1577 yılındaki Venedik belgelerinde rastlanıyor. 1700 yılında bölgede hüküm süren Morea Krallığı içinde yer alan köyün nüfusu 50 civarında.
Film platosuna benzeyen Vathia'yı arkamızda bırakıyoruz, 10 dakika sonra sağ tarafımızda denizden gelecek düşmanları gözlemek için tarihi taş bir kule görüyoruz, bir süre sonra yol ayrımında Matapan Tabelası karşımıza çıkıyor, sola dönersek Matapan'a gideceğiz sağa dönen yol ise Marmari Koyuna bakan yamaca yerleşmiş Marmari Resort Hotel dayanamayıp sağa sapıyoruz ve Mora yarımadasının en uç noktasına kurulmuş sapa ve ulaşılması zor olan otele doğru gittik 1km uzaklıktaki otel sakinlik arayan, kafa dinlemek isteyenler için bulunmaz bir yer, denizin güzelliği ise zorlu yolları aşmanın bir ödülü gibi, otelin kapısına kadar gidip geri döndük.

Marmari Koyu ve Marmari Resort Otel
Kavşaktan Matapan yönüne döndük. Tepeyi aşınca Akdeniz sol tarafımızda kaldı beş dakika sonra ise yamaçtan aşağı inerken antik kent Akron Tenaro önümüze çıktı. harabelerin yanındaki birkaç evden oluşan küçük yerleşimin adı Kokkinagio, harabeler deniz kıyısında ve liman çevresine yayılmış.
Matapan kavşağı ve Kokkinagio Köyü
Tenaro'nun mitolojide çok ilginç bir öyküsü var, antik çağda Matapan Burnu'nda bulunan önemli bir yerleşim yeriymiş, adını Zeus'un oğlu Tenaros'dan alıyor. Koyda bulunan Mağara Mitolojide ölüm Tanrısı Hades'in evi ve yer altı dünyasının kapısı olarak biliniyor. Spartalılar burada Tanrılara adanan antik tapınaklar inşa etmişler, tepedeki tapınak ise deniz Tanrısı Poseidon'a adanmış, Bizans döneminde bu tapınak kiliseye çevrilmiş. Antik Matapan aynı zamanda bizdeki amele pazarı gibi paralı askerlerin iş beklediği yer olarak da kullanılmış. Yamaçtaki mağara yeraltı dünyasının girişiymiş, üç başlı köpek Kerberos bu mağarada bekçilik yapıyormuş, Herkül mağaraya girerek Kerberos'u yenmiş ve Atina'ya götürmüş, daha önce Kerberos'u sadece üç kişi yenebilmiş bunlardan ilki müzik yeteneği ile tanınan Orpheus, diğeri Hermes ve üçüncüsü ise Roma'lı Aineias'mış son olarak da Herkül, Herkül Kerberos'u yeryüzüne çıkarınca köpeğin salyalarından zehirler saçılmış ve dünyadaki zehirli bitkiler böyle oluşmuş.

Akron Tenaro Antik Kenti
Tainaros Pansiyon
Koyda bulunan yegane restoran Akron Tenaros'un önüne arabayı park ettik, restoran sahibinden fenere gidiş yolunu ve kalacak yer sorduk, karşı binanın pansiyon olduğunu söyleyince yerimizi ayırttık, fenerin 1 saatlik yürüyüş mesafesinde olduğunu öğrendik, hava kararmadan gidip-dönmek istiyoruz restoran sahibine döndüğümüzde deniz ürünlerinden oluşan güzel bir masa hazırlamasını rica edip feneredoğru yürümeye başladık.

Avrupa'nın güneydeki son noktası (36-23-06)
Fuat büyük adımları ile yamaçtan aşağı öne geçip yürümeye başladı, deniz kenarında antik kente ulaştık, sağımızda hamam kalıntısını geçip tepeye doğru tırmanmaya başlamıştık ki siyah bir yılan hızla ayağımın altından hızla kaydı gitti, az daha üzerine basacaktım. Tepenin üzerindeki sırta ulaştık, buradan sonra üç tarafımız deniz ve rüzgar da sert esiyor, sağa sola yalpalaya yalpalaya fenere ulaştık, günün bütün yorgunluğa rağmen 1,5 saatlik yolu 45 dakikada tamamladık.
İlk gün hedefini tamamladık ve Avrupa'nın en güney noktası Matapan Burnundayız, feneri görünce bütün yorgunluğumuz uçtu gitti, bir süre çevresinde dolanıp fotoğraf çektik, antik çağlardan beri burada fener olmasına rağmen zaman içinde savaşlar ve hava koşullarına dayanamayıp yıkılmışlar mevcut fener binası ise 1882 yılında inşa edilmiş, ana bina denizden 78 metre, 2 metrelik aydınlatma kulesi ile 80 metre yükseklikte. 2.Dünya savaşı boyunca fener aydınlatması yapılmamış savaş sonrası elektrik donanımı eklenerek tekrar faaliyete geçmiş son yıllarda ise güneş enerjisi mevcut sisteme ilave edilmiş. Matapan Burnu denizcilerin korkulu rüyası olmuş, rüzgarların her zaman çok sert olduğu fırtınalı burunda bulunmak heyecan verici. Fenerin terasından on beş dakika boyunca Akdenizin mavi sularını seyrettik, ayrılırken de kısa bir video çekip geri dönüş yoluna başladık, yorgunluk yanında iyice de acıktık bir an önce dönüp güzel bir ziyafet çekmek istiyoruz.
Akron Tenarios Restoran
Dönüş beklediğimizden daha hızlı oldu, böyle olunca da Restaurant'daki masamız henüz hazırlanmamıştı, geldiğimizde güneş batmış hava kararmak üzereydi, giderken yürüyüş 1,5 saat sürüyor diyen Alman çift döndüğümüzde şaşırıp alkışlarla karşıladılar, masa hazırlanırken pansiyona gidip duş alıp üstümüzü değiştik, geri döndüğümüzde deniz ürünleri ile donatılmış masada kalamar, midye, karides, kızarmış zeytinyağlı ekmek, sotelenmiş yengeç, Grek salata ve Uzo'yu görünce keyfimiz iyice yerine geldi hazırlanmış, restoranda bizden başka kimse olmadığından istediğimiz müzikleri çaldırdık, bir ara restoran sahibi de eşlik etti uzo eşliğinde keyifli bir gece yaşayıp odaya döndük. Matapan’da Pansiyon için gecelik 35€ nakit ödedik yemek için 70€ kahvaltı için ise yanımızda getirdiğimiz nevaleleri kullandık.
2. Gün 25.05.2018 Cuma Cape Matapan/Yunanistan-Üsküp/Makedonya, 998 km 11 saat :

Kahvaltı sonrası günlükler yazılıyor
Dünün yorgunluğuna rağmen günün ilk ışıkları ile uyandık, güneş yeni doğuyor çevrede kuş sesleri ve kumsaldan gelen dalga sesleri dışında muhteşem bir sessizlik var. Odanın terasından Akron Tenaro koyu ile antik liman görünüyor fonda ise masmavi bir deniz uzanıyor, böylesi bir dinginlik içimizi sevinç ve mutlulukla doldurdu, kahvaltı yapıp hemen yola çıkmak niyetindeyiz ama restoran ahalisi henüz uykuda, yanımızda getirdiğimiz kahvaltılıklar yanında kendi yaptığımız çay eşliğinde deniz manzaralı terasta kahvaltı yaptık. Keyif çaylarımızı içerken düne dair yol notlarını yazdık, günün rotasını tekrar gözden geçirdik. 07.30’da yola çıktık, Üsküp’e kadar 1000 km gideceğiz, Sparta ve Korint boğazını geçip A8 otoyoluna döndük Patras'a yönüne kadar Korint Körfezine boyunca denize paralel devam ettik, sabahki kırgınlığım Aeropoli civarında yol üstünde gördüğümüz eczaneden aldığım ilaç sayesinde geçti, Korint Körfezi çevresi Kuşadasına çok benziyor, yazlık evler bahçeli villalar ile dolu yani epeyce betona boğulmuş durumda.

Korint Körfezi civarı ve Makedonya sınırı
Rio köprüsü; Korint Körfezinin iki yakasını birleştiriyor. 1998 yılında açılan köprünün Yunanca resmi kayıtlardaki ismi Harilaos Trikupis. Estetik bir silüete sahip köprünün uzunluğu 2880 metre, 4 büyük ayak üzerinde asma germe sistemde inşa edilmiş, geçiş ücreti 15€ köprüye girişte ödeniyor. Karşı tarafa geçince tabelaları kaçırdık ve otoyoldan çıktık bir süre devlet yolunda devam edip 15 dakika sonra tekrar otoyola bağlandık. E951 otoyolu Adriyatik kıyılarına paralel Pire ve Parga şehirlerinin yakınından geçerek Yanya (İoannina) yakınında Egnatia Odos (E90) otoyoluna bağlanıyor. Yanya güzel bir şehir ve önemli bir kavşak noktası birkaç yıl önce gelmiş ve çok sevmiştim, Yanya kavşağından İgoumenitsa yönüne dönüp 45 dk. devam edilirse Feribot limanına ulaşılıyor ki burası İtalya'da Brindizi, Bari ve Ancona'ya geçiş noktası düzenli seferler yapılıyor, diğer yöne döndüğünüzde ise Selanik ve Makedonya sınırına giden yola bağlanılıyor, rotamızı Selanik yönüne çevirdik Egnatio Odos üzerinde 2,5 saat kadar devam edip, Selanik yakınlarında Makedonya sınırına doğru Evzonia tarafına yöneldik.

Makedonya sınırına yaklaştığımızda yağmur başladı sınırda yarım saat bekledikten sonra geçiş işlemleri tamamlandı, artık Makedonya topraklarındayız. 19.30 civarı Üsküp'e girdik. Üsküp Anadolu kentlerinden biri gibi sokaklar, evler, mimari ve doku çok tanıdık. Kriste Petkov Misirkov Bulvarı üzerindeki Hamburg Otele yerleştik. Hava kararmadan şehri görmek istiyoruz, otelimiz Vardar Nehrinin kuzeyinde tarihi çarşıya çok yakın, gecelik oda ücreti 55€ kahvaltı dahil ve ücretsiz otopark var.
Türk Çarşısı - İsa Bey Camii - İskender Bey Anıtı ve İsa Bey Medresesi

Üsküp; Vardar nehrinin ikiye böldüğü şehrin iki yakası birbirinden çok farklı karakterde nehrin kuzeyi tarihi bölge Türk mimarisinin karakteri sokaklara ve binalara yansımış, güney yaka ise son yıllarda hızla yenilenen kentin modern yüzünü yansıtıyor. 1965 depreminde büyük yıkıma uğrayan şehir neredeyse yeniden inşa edilmiş, kentin planlama süreci Japon Mimar Kenzo Tange tarafından yönetilmiş, mimarın kendi özgün tarzı Brütalist etki modern bölgeye damgasını vurmuş, Mimar tasarımlarının en güzel örneklerini Üsküp'te uygulamış. Kenzo Tange’nin tasarladığı yapılar arasında Kiril Metodi Üniversitesi, Goce Delcev öğrenci yurdu, Makedonya Radyo Televizyon binası bulunuyor.

Modern Üsküp

Goce Delcev Bulvarı'nın kuzeyindeki Türk Çarşısı ve çevresi Üsküp'ün oryantalist yüzü, Osmanlı-Türk mimarisi ve yerleşiminin izleri burada çok güçlü, sokaklarda dolaşırken hiç yabancılık çekmiyoruz. Yugoslavya ve Komünist dönem ise Kenzo Tange ile temsil ediliyor, bu eserler çoğunlukla Goce Delcev-Nikola Karev ve Kriste Petkov Bulvarları arasındaki Methodist Üniversitesi çevresinde yer alıyor. Tarihi Taşköprü çevresi ile Rahibe Teresa ve Makedonya Meydanları çevresindeki inşaatlar bu gelişimin tanığı, yeni yapılardaki post modern mimari anlayış eklektik bir görüntü veriyor.
Türk çarşısında dolaşırken çevredeki lokantalar iftar hazırlığı yapıyor, masalarda oturanlar ezan okunmasını bekliyordu, oteldeki resepsiyon görevlisi Haşim'in yerinin kentteki en iyi yerel lokanta olduğunu söylediğinden birkaç yere Haşim'in yerini sorduk ama hiç kimse bu isimle tanımıyordu sonunda restoranın bilinen adının “Brenda's Kitchen” olduğunu öğrendik meğerse Haşim restoranın şefiymiş yerini bulup masaya oturduk, tavuk suyu çorba, karışık ızgara, köfte, peynirli salata sipariş edip afiyetle yedik, lezzetli fiyatı ucuzdu 20€ hesap ödedik.
Senigallia Gemi Restoran-Zafer Takı-Arkeoloji Müzesi- Brend's Kitchen'da Üsküp Köftesi
Goce Dolcev Bulavarı üzerindeki Davut Paşa Hamamını geçip, Rahibe Teresa Meydanına çıktık, nehrin öte yanı ise Makedonya Meydanı iki meydan birbirine tarihi Taşköprü ile bağlanıyor. Rahibe Teresa Meydanında II. Filip ve Olimpiya Anıtları bulunuyor, sağ tarafta St. Demetrius Kilisesi konumlanmış.

Makedonya meydanının ortasında Büyük İskender’i at üstünde gösteren dev bir heykel bulunuyor, meydan zemini mozaik taşlarla işlenmiş. Taş köprünün iki ayağını Makedon Özgürlük Kahramanları Goce Delcev ve Dame Gruev’in heykelleri süslüyor.
Farklı yönlerden meydana bağlanan sekiz yol var, bu yollardan biri olan 11 Ekim Bulvarı üzerinde 2014 yılında bir zafer takı yapılmış benzerleri Paris, Berlin, Bükreş, Roma, Madrid gibi şehirlerde de görmüştüm Üsküp 2014 projesi kapsamında bağımsızlık simgesi olarak inşa edilmiş.
Göz Köprüsü ve Sanat Köprüsü ve Bağımsızlık Meydanı
Makedonya Meydanı'nın sağ tarafında kalan kıyısı kafe ve barlar bölgesi, gençler ve turistlerin gözde mekanları, nehir manzarası eşliğinde biralar yudumlanıp sohbetler ediliyor, günün her saati canlılık var. Barların bulunduğu kıyıda Göz Köprüsü ve Sanat Köprüsü isimli iki köprü var köprülerin üzerine Makedonya'nın önemli tarihsel simalarının heykelleri konulmuş, şehrin meydanları ve köprüleri heykellerle süslenmiş.
Nehir kıyısında dinlenip birer bira içmek için fıçıdan yapılmış bir masaya oturduk bira ve patates söyleyip günün değerlendirmesini yaptık ve yarının programını konuştuk. Üsküp küçük ve sevimli ama kimliğini arayan bir şehir. Gezdiğim şehirler hafızamda bir renk, bir şarkı, bir film ile özdeşleşiyor Üsküp’ün şarkısı “Fikret Kızılok’un Alaturka Liberal’i” oldu, biraz oriental, biraz liberal, biraz modern, biraz sosyalist hangisi daha baskın karakter bilemedim.
3. Gün 26.05.2018 Cumartesi Üsküp(Makedonya)-Belgrad(Sırbistan)-Novi Sad (Sırbistan)-Budapeşte(Macaristan), 823 km yaklaşık 8 saat 37 dk.

Hamburg Otel personeli kahvaltı masalarını yeni hazırlamaya başlamış, hava henüz aydınlanmamıştı ama biz salondaki masaya oturmuş sohbet ediyorduk, sesimizi duyup gelen güler yüzlü personele kahvaltı servisini erken açmalarını rica ettik, bizi kırmadılar ve güzel bir kahvaltı yaptık. Kahvaltı bittiğinde gün ağarmış ve güneş açmıştı, bavulları yükleyip Üsküp’e veda ederek Belgrad’a doğru yola çıktık.

Yol manzaraları ve Belgrad girişi
Üsküp-Tabanovtse sınır kapısı arasındaki yol kısa ama çok kötü, erken saatte yola çıktığımız için yol boş, 45 dakika sonra sınıra ulaştık. Sınır geçişinde beklemeden Sırp tarafına geçtik, A1 karayolunda Belgrad’a doğru yol almaya başladık. Niş'e kadar otoyol inşaatı olduğundan trafik eski yoldan veriliyor, Avrupa’ya giden transit yol olmasına rağmen çok dar ve virajlı, sürekli seyyar radar görüyoruz bir de Tır konvoylarına takılınca hızımız çok düştü, gümrükte kazandığımız zamanı burada kaybettik. Niş'e yaklaştığımızda otoyola girince kaybettiğimiz zamanın bir kısmını telafi edip Belgrad’a geldik.

Programımıza göre Belgrad'a uğramıyorduk ancak Fuat Belgrad’ı görmedim deyince karar değiştirip direksiyonu Belgrad’a kırdık, E70 Karayolu üzerinden önce Sava nehrinin batısına geçtik, Zemunski köprüsü üzerinden dönerek Luke Celovica Parkı önündeki iki katlı otoparka arabayı bıraktık. Buradan kaleye doğru yürüyüp Kneza Mihaila Caddesi’nden dolaşarak geri geleceğiz, yani çok kısa bir tur olacak.
Şehir haritamız yok ancak kale surları 1-2 km önümüzde 2013 yılında Belgrad’a geldiğimden az çok biliyorum sayılır, Karadordeva Bulvarı üzerinden surlara doğru yürümeye başladık, kalenin bulunduğu tepenin yamacına geldiğimizde Pariska Bulvarı'na doğru sağa yönelip kısa yokuşu tırmanınca kalenin girişine çıktık.
Belgrad Kalesi Kaleiçi ve Kalemeydan parkı
Kale içinde panayır olduğundan çok kalabalık, tezgahlarda yöresel el yapımı ürünler satılıyor ayrıca peynir, sucuk ve kuru et ikram ediliyor, birkaçında tadım yaptık özellikle kuru et ve peynirler nefisti, Osmanlı döneminden kalma Türk Evinin önündeki meydana sahne kurulmuş yerel kıyafetler içindeki gruplar halk oyunları gösterisine hazırlanıyorlar, akşama da konser olacakmış. Belgrad Kalesinin manzarası görülmeye değer, surlardan Tuna ve Sava nehirlerinin birleştiği nokta çok güzel görünüyor. Tuna nehri üzerinde yemyeşil adacıklar var Sava’nın karşı kıyısı ise şehrin modern yüzü burada iş merkezleri, ofisler ve Avm’ler yerleşmiş.
Kale içindeki panayır
Belgrad; Eski Belgrad Tuna ve Sava nehirlerinin birleştiği noktaya kurulmuş, yukarı kent, aşağı kent ve dış kent olarak üç bölgeye ayrılıyor ve 23 ayrı kapıdan giriş yapılıyormuş.
Bir milyonu aşkın nüfusu olan Belgrad, her dönem Doğu ile Batı medeniyetleri arasında önemli bir geçiş noktası olmuş, stratejik konumu ticaret yolları üzerinde olması büyük kente bir zenginlik yaratmakla birlikte güçlü devletlerin de hedefinde olmuş bu nedenle de birçok savaşa, işgale ve yıkıma şahit olmuş. Kentin kuruluşu MÖ. 6.yüzyıla kadar gidiyor, Sırpça'da beyaz şehir anlamına gelen Belgrad, Vinca kültürünün doğduğu yermiş, düşmanı eksik olmayan şehri önce Traklar ve Keltler işgal etmiş ardından MS.3. yüzyılda Romalılar gelmişler, 6.yüzyılda büyük bir Slav akınına uğrayan kent 44 kez yerle bir edilmiş ama hep küllerinden tekrar doğmuş. 1521 yılında sıra Osmanlı Türklerine gelmiş ve şehir uzun süre Türk hükümranlığında kalmış, Türklerden sonra bir süre Avusturya-Macaristan (Habsburg) imparatorluğu boyunduruğu yaşayan kent 1918 yılında birleşik Yugoslavya'nın başkenti olmuş. Yugoslavya'nın dağılmasından sonra yeni kurulan Sırbistan'ın başkenti ilan edilmiş. Bu kadar renkli geçmişi olan Belgrad birçok uygarlığa ait izleri barındırıyor.
Güzel Sanatlar Akademisi Binası-Knez Mhailova Caddesi-Vuk Restoran ve masamız
Kale içindeki turu tamamlayıp, Kale çıkışındaki Güzel Sanatlar Akademisi önünden Kneza Mihaila Caddesi'ne girdik, mayıs-haziran aylarında 18-20 derece olan sıcaklık bugün 27 derece ve mayıs güneşinde pişiyoruz.
Kneza Mihalova, şehrin en eski ve en prestijli bölgesi, tarihi Roma dönemine kadar uzanıyor, çevredeki Neo klasik ve Rönesans mimari tarzındaki yapılar 2-3 katı geçmiyor çoğu 18 ve 19.yy'da inşa edilmiş ve hepsi tescilli yapılar.
Cadde üzerinde 400-500 metre yürüyüp sağa Vuka Karadzica Caddesi’ne döndük ve solumuzda Vuk Restaurant’ı gördük, kaldırıma kurulmuş masalardaki tabaklara bakılırsa güzel bir yer gibi görünüyor, boş bir masaya oturmak istedik yaşlı ve aksi garson rezervasyonumuzu sordu olmadığını öğrenince 5 dk. bekletip yer ayarladı, menüde sebze çorbası, tatar bifteği peynirli salata ve güveçte kuru fasulye var hepsi de gayet lezzetliydi toplam 20 € hesap ödedik.

Yemek sonrası Park Vojvode köşesinden Pop Lukina Caddesine inip farklı bir yoldan arabamıza ulaştık. Son dakikada karar verip girdiğimiz Belgrad'dan saat 16.00 civarı ayrılırken mutluyuz, Vuk restoran yediğimiz yemeğin tadı damağımızda Belgrad'ı arkamızda bırakıp Macaristan sınırındaki Novi-Sad'a doğru yola koyulduk. Önümüzde uçsuz bucaksız Sırbistan ovaları uzanıyor hava açık ve güneşli Novi Sad’a 1 saatlik yol ve ücretsiz otoban, 17.00’de Novi Sad'a girdik. Arabayı Jevrejska Bulvarı üzerinde Hotel Planeta'nın önünde yol kenarına bıraktık, otelden şehrin haritasını da alıp tarihi merkeze doğru yürümeye başladık.
Jevrejska Bulvarı-Kutsal Meryem Katolik Kilisesi-Özgürlük Meydanı-Belediye Binası
Jevrejska Bulvarı boyunca katedral kulesine doğru ilerlemeye başladık, Novi Sad Sinagogu ve New Nork Avm’yi geçip Pozorisni Sokak'a ulaştık, ileride beliren St. Mary Katedralinin yüksek kulesine doğru devam edip Özgürlük Meydanı'na ulaştık. Meydanın Katedral meydanın ortasına konumlanmış karşısında kentin en güzel binalarından biri olan Belediye binası yer alıyor, ikisi arasında ise kent halkı tarafından çok sevilen Svetozar Miletiç'in heykeli var, İkinci Dünya savaşı sırasında heykeli korumak için bütün Novi Sad halkı seferber olmuş anıtı kumlarla kapatıp hasar görmeden günümüze ulaştırmayı başarmışlar.
Özgürlük Meydanı ve çevresindeki sokaklar
Novi Sad; Yeni şehir anlamına geliyor. Voyvodina eyaletinin başkenti ve Sırbistan'ın 3. büyük şehri, 250.000 civarı nüfusa sahip. Avusturya-Macaristan imparatorluğu döneminde şehir Avusturyalı Mimarlar tarafından planlanmış bu yüzden diğer Sırp kentlerinden farklı bir mimariye sahip, oldukça kozmopolit bir kitleye sahip Ortodoks, Katolik, Protestan Hristiyanların yanında küçük bir azınlık olarak Müslüman ve Yahudi nüfus da yaşıyor. Tuna nehri kıyısına kurulmuş şehrin doğu yakası Petrovaradin olarak anılıyor, kale görülmesi gereken önemli yerlerden biri ama ne yazık ki gidemedik. Tarih boyunca bir çok savaşa sahne olmuş kent 1. ve 2. Dünya savaşlarında ağır hasar görmüş, yetmiyormuş gibi Yugoslavya iç savaşı sırasındaki 1999 Nato bombardımanında da ağır hasara uğramış.

Özgürlük meydanı Vojvodina Hotel ve Kutsal Meryem Kilisesi
Novi Sad 19.yy’da Sırbistan'ın en önemli kültür merkezi olmuş 1900'lerin başında birçok ünlü Sırp şair, yazar ve entellektüeli buraya yerleşmiş, sonraki yıllarda popülaritesini Belgrad'a kaptırmış olsa da günümüzde hala Sırplar tarafından en sevilen kent, Katedral çevresi ve Özgürlük meydanına çıkan yolların iki tarafı kafe-restoranlar ile dolu, yola ve kaldırımlara kurulan masaları turistler ile kent halkı doldurmuş güneşli güzel havanın keyfini çıkarıyor. Masaların arasından yürüyerek sokak aralarına daldık, açık bulduğumuz ilginç dükkanlara girip çıktık, bilmediğimiz bir şehrin sokaklarında başıboş dolaşmak en sevdiğim şeylerden biri. Sokaklardaki insanlar güler yüzlü ve mutlu görünüyor şehir tertemiz, bu kentin 19 yıl önce ağır bir bombardıman yaşadığına dair hiç bir iz kalmamış. Temmuz başında düzenlenen müzik festival Avrupa gençliği arasında çok popüler, Kasımda ise saygın bir caz festivali düzenleniyor her taraftan caz severler Novi Sad'a akın ediyorlar. Belgrad-Novi Sad arası birçok şarap yolu tabelası gördük, bölgenin şarapları ve balı oldukça ünlü, özellikle Zvanoviç ailesi en ünlü üretici, Habsburg İmparatorları ve Rus Çarları için üretilen Bermet Şarabını denemek gerekiyor.

Gün batımında Novi Sad'tan ayrıldık, Budapeşte'ye devam edip geceyi orada geçireceğiz böylece planladığımız programın önüne geçeceğiz. Novi Sad’tan Macaristan sınırı 1 saat 15 dakika sürüyor, sınırdan Budapeşte ise 1,5 saat en geç 21.00 gibi Budapeşte'de olmayı hedefledik, sınıra kadar çok rahattı ancak sınır kasabası Horgos yakınında beklenmedik bir araç kuyruğu ile karşılaştık sanki herkes Budapeşte yollarına düşmüş, sınırı geçişimiz 1 saati buldu ve dümdüz Macar ovalarına daldık önceleri gayet iyi gidiyordu derken yol çalışmaları nedeniyle çok yavaş ilerledik gece yarısına doğru ise Budapeşte'ye girebildik. Buda tarafında Boda Peter U Sokak üzerinde Villadan dönüştürülen Unikum Pansiyonda gecelik 40€’ya oda bulduk, yeşillikler içindeki evin bahçesindeki otopark ücretsiz, bina bakımsız ve kahvaltı yok ama konfor aramıyoruz sadece yatıp devam edeceğiz.
Unikom Pansiyon Budapeşte
4. Gün 27.05.2018 Pazar Budapeşte(Macaristan)-Krakow(Polonya), 398 km yaklaşık 6,5 saat :

Buda sırtlarında yeşillikler içinde güneşli ve tertemiz bir havaya uyandık. Bahçede yanımızdaki malzemelerle kahvaltı yaptıktan sonra öğleye kadar Budapeşte'yi gezip daha sonra devam etmeye karar verdik. Kahvaltı sonrası Peşte tarafına geçtik. Arabayı Avilai Nagy Kilisesi yakınında ara sokakta park edip Kiralyutca Caddesi boyunca Tuna’ya doğru yürümeye başladık.
Keleti Tren Garı Budapeşte- Avila Nagy Kilisesi
Deak Meydanı yakınında pasaj içinde kurulmuş tezgahlar ve kalabalık görünce oraya yöneldik, tezgahlarda cam biblolar, pipolar, takılar, değerli taşlar, eski plaklar ile antika eşyalar satılıyor kısaca ne ararsan var, değişik şeyler arayanlar bu pasajda kendini kaybedebilir ama fiyatlar biraz pahalı. Pasaj bar ve kafeler farklı dekorasyonları ile ilgi çekiyor, biri bütün koltuk ve masaları ahşap paletlerden yapmış, diğeri ise kitaplardan oluşan bar, bir diğerinde şişeler ve bardaklar dekorasyon öğesi olarak kullanılmış.
Kiraly Caddesindeki pasajda bulunan kafe ve barlar
Pasajdan çıkıp St. Stephan Meydanı’na geldik, meydanın doğu köşesine St. Stephan Bazilikası kurulmuş. Bazilika 13.yy da inşa edilmiş, Türk hakimiyeti döneminde camiye çevrilmiş sonraki yıllarda defalarca restore edilmiş günümüzdeki haline Mimar Frigyes Schulek’un Neo Gotik müdahaleleri sonrası ulaşmış. St.Stephan Bazilikası ününü Budapeşte'nin en büyük kilisesi olmasının yanında 9,5 tonluk çanı, içerideki kutsal emanetleri ve farklı mimarisine borçlu. Kilisenin Çan kulesine çıkmak için 5€ para ödemek ve 364 basamak tırmanmayı göze almak gerekiyor.

Budapeşte; Orta Avrupa'da Tuna Nehri'nin iki yakasında Buda ve Peşte adında iki ayrı şehir olarak kurulmuş sonraki yıllarda bu şehirlerin birleşmesiyle Budapeşte adını almış, batı yakası Buda, doğu yakası ise Peşte olarak anılıyor. Budapeşte adını Hun İmparatoru Atilla'nın kardeşi Bleda'dan alıyormuş, Kanuni Sultan Süleyman döneminde Türkler tarafından fethedilmiş ve 150 yıl Türk hakimiyetinde kalmış. Türkler döneminde çok sayıda cami ve hamam inşa edilmesine rağmen günümüze bunlardan çok azı kalabilmiş, bu eserler içinde Gül Baba Türbesi en tanınanı. Şehirde termal kaynaklarının zenginliğinden dolayı birçok hamam ve termal tesis yapılmış. Budin Kalesi veya Buda Kalesi aynı zamanda Kızılhisar olarak da anılıyor, Unesco Dünya mirası listesinde olan yapı 1200 yıllarında inşa edilmeye başlanmış ve birçok eklemeler yapılarak günümüzdeki haline ulaşmış.

Chain Bridge üzerinden Tuna ve Gellert Tepesi-Chain Bridge-Buda Kalesi-Reform Kilisesi ve Saint Anne Tapınağı-Parlamento Binası ve kaleye çıkan arızalı Füniküler

Kaleye çıkan füniküler var ancak biz gittiğimizde çalışmıyordu, önceki gelişimde kaleye yürüyerek çıkmış ve her yerini dolaşmıştım bu defa zamanımız kısıtlı gezemedik, görmek isteyenlerin dik bir yokuşu tırmanmayı göze alması gerekiyor. "Balıkçı Tabyası, Zincir Köprü (Chain Bridge), Parlamento binası, Ulusal Müze, Gül Baba Türbesi, Kahramanlar Meydanı (Hösök Tere), Margaret Adası, Dohany Sinagogu, Gellert Tepesi gezilmesi gereken yerler. Gellert Tepesi Tuna Nehri’ne tepeden bakan kent silüetinin en iyi göründüğü yer, Dohany Sinagogu Dünyanın ikinci Avrupa'nın en büyük sinagogu.

Kepesbolt-Tramvay-Sıfır Noktası ve Buda Tüneli

Buda Tüneli yanındaki Fünikülerin önünde şehrin sıfır noktasını belirten taşın yanında bir meyve suyuna 10 € ödeyip kazıklandıktan sonra tekrar Peşte tarafına döndük. Şehir turunda epey zaman kaybettik son olarak Hösök Ter-Kahramanlar Meydanını görüp Budapeşte’den ayrıldık, E77 otoyoluna bağlanıp, Zvolen, Ruzenberok, Dolny Kubin üzerinden Tristena'da Polonya sınırına ulaşıp, Rabka üzerinden Krakow'a gideceğiz.

Budapeşte Slovakya arası yol manzaraları ve Slovakya Pizza Hont'da öğle yemeği
Bu mevsim Budapeşte kırsalı boydan boya kırmızıya bürünmüş gelincik tarlaları ile kaplanmış seyrine doyum olmuyor. Hont yakınlarında Slovak sınırını geçtik buradan 66 nolu karayoluna bağlanarak Trestena yakınında Polonya sınırına ulaştık. Slovakya sınırından sonra Hontianske Nemce yakınlarında Pizza Hont'da güzel bir öğle yemeği yedik.
Slovakya-Polonya yol manzaraları
Macaristan’da kahvaltı ile başlayan günümüz öğle yemeğinde Slovakya ile devam edip akşam Polonya'da bitecek üç öğün üç ülke!!!
Slovakya Köyleri tertemiz çevrede göze batacak kirlilik veya çöp görmek imkansız, sokaklar sessiz ve boş, nadiren insanlara rastlıyoruz. Biraz büyük kasabalarda gotik kiliseler en göze çarpan yapılar oluyor, kilise önündeki meydanlar kasaba halkının bütün sosyal faaliyetlerinin gerçekleştirdikleri yerler, binaların çoğu 2-3 katı geçmiyor, yollar düzgün asfalt kaplı zaman zaman motorlu gruplar geçip gidiyor, tarlalar ve ormanlar en çok gördüğümüz manzaralar, sık sık köylerden geçiyoruz, Slovak sınırını geçtikten yarım saat sonra Hontianske Nemce'de yol kenarında Pizza Hont’u gördük, önündeki kalabalıktan iyi bir yer olabileceğini düşünüp girdik zaten karnımızda acıkmıştı, tesadüfen girdiğimiz Restaurant kalabalıktı zor yer bulabildik, menü ise kırsaldaki bir yere göre çok zengin menüsü var yemekler de çok lezzetli, pizza, biftek, fırında kızartılmış sarımsak (bu çok güzeldi iri bir baş sarımsağı ikiye kesip fırına vermişler enfes olmuş) iki bira ve su toplam 17€ ödedik.
Pizza Hont ve Polonya sınırı
Geçtiğimiz ülkeler arasında en yeşil ve en temiz olanı Slovakya, bu güzel ülkede daha çok zaman geçirmeyi özellikle Bratislava ve Ostrava şehirlerini görmeyi çok isterdim, program yoğun olduğundan pas geçmek zorunda kaldık. Mola sonrası durmadan devam edip 17.00 civarı Chyzne yakınında Polonya sınırını geçtik.

Polonya sınırından Krakow'a kadar yol çalışmaları yüzünden hızımız 60 km'yi bir türlü geçemedi, sık ve ulu ağaçlı ormanlar arasından kah hızlanıp kah durarak gidiyoruz, rengarenk çatılı köy evleri, şato kalıntıları ve ahşap kiliseler ile peşimizi hiç bırakmayan motorcular eşliğinde 19.30'da Krakow'a girdik.


Krakow’da merkeze 5-6km uzaklıkta Conrad Otelde gecelik kahvaltı dahil 45€ yer ayırdık, oda biraz küçük ama temiz ve yataklar rahat. Şehrin merkezi Rynek Glowny Meydanı sosyal ve kültürel yaşam bu meydan çevresinde dönüyor. Otopark sorunu yaşamamak için önce taksi çağırdık ama öyle bir fiyat çekti ki nazikçe teşekkür edip gönderdik ve arabayla gitmeye karar verdik, Adam Mickiewicza Caddesi üzerinde saati 2€’ya boş ve güvenli bir otopark bulduk.

Mickiewicza Caddesi çevresindeki kafe ve barlar
Elimizde Krakow haritası ile Rynek Glowny Meydanı’na doğru yürümeye başladık, Rolnicyzi Üniversitesi binası arka tarafında kafe-barların olduğu kalabalık bir sokak görünce oraya yöneldik, sokak içinde Miedyzimiastova, Wezze Krafta, Meat&Go, Veganic, Pinakoteka, Tytano gibi bir sürü Restoran, kafe ve bar gördük dar bir aradan arka tarafa geçince Wojewodzka Kütüphanesine önüne çıktık, kalabalığı takip edip Rynek Glowny Meydanına ulaştık.

Rynek Glowny Meydanı-Atlı arabalar-Sukkenice Çarşısı-
Rynek Glowny, Avrupa'da gördüğüm bütün meydanlarla yarışacak güzellikte bir meydan ortada tarihi kapalı çarşı Sukkiennice var, geniş meydanı ikiye bölüyor, güneybatı köşesinde Wieza Ratuszowa kulesi bulunuyor, kuzeydoğu köşesinde ise St.Mary Bazilikası yerleşmiş ayrıca güneydoğu tarafına küçük ama sevimli St. Wojciech kilisesi konumlanmış yani meydanın her köşesi tarih dolu çevresindeki binaların zemin katları kafe, restoran ve bar olarak kullanılıyor. St.Mary Bazilikasının yanındaki bina ise Hard Rock Cafe Krakow, önünde canlı müzik yapan bir grup ve dans eden gençler eğleniyorlardı. Meydan gece ışıkları altında çok güzel görünüyor zaman zaman beyaz atların çektiği bembeyaz atlı arabalar geçiyor masal dünyasında gibiyiz.
Sukiennice Çarşısı ve iç mekanı- St.Mary Kilisesi ve Kuleleri- Meydanda eğlenen gençler
Krakow; Polonya'nın Kraliyet şehri ve eski başkenti, 780.000 nüfusu ile en büyük şehirlerinden biri. Kurulduğu dönemde tarihi merkez Vistül nehrinin kuzeyindeymiş sonraki yıllarda kent nehrin diğer yakasına doğru gelişmiş ve ırmak kent merkezi içinde kalmış. Polonya'nın Krallık döneminin ilk başkenti olduğundan sanat, kültür ve eğlence etkinliklerinin de merkezi olmuş, üniversite gençliği sayesinde günümüzde de bu özelliğini korumaya devam etmiş, kültürel, sosyal, sanatsal ve entelektüel etkinlikler açısından çok canlı bir yer.
Krakow tam bir turist cenneti her yıl yaklaşık yedi milyon kişi ziyaret ediyor, en önemli meydanı Rynek Glowney'de bulunan Sukiennice Çarşısı olarak bilinen tarihi Kumaş Pazarı dünyanın en eski kapalı çarşılarından biri.
Barbakan-St.Florian Kapısı ve çevresi

Krakow’un kuruluşu oldukça eski dönemlere dayanıyor, Wawel Tepesinde tarih öncesine ait yaşam izleri bulunsa da, şehrin kuruluşuna ait en eski bilgiler MS. 10.yüzyıla ait, Türkler Polonya'yı Lehistan olarak da biliyor, modern dönemde ise Polonya olarak tanınıyor. Ülke parası Zloty hala kullanımda ama Euro’da her yerde geçiyor.
Sokaklardaki tezgahlarda simite benzeyen Obwarzanek ile Oscypek denen peynirli bir yiyecek satıyorlar. Lehlerin çorbalarının çok çeşitli olduğu yemeğe başlamadan önce mutlaka kazan gibi büyük kaplarda çorba içtikleri söyleniyor ki bu iş çok hoşuma gitti. Krakow aynı zamanda öğrenci kenti, şehir merkezi Üniversite binaları ile dolu bu nedenle ucuza her şeyi bulabiliyorsunuz ama yerlerini bilmek gerekiyor. Tarihi kent merkezi bütün Avrupa şehirlerindeki gibi çok iyi korunmuş ve çevresi yeşil alan olarak düzenlenmiş, bu parklar kısa yürüyüşler ve koşu yapanlarla dolu.
Barbakan - StFlorian Gate ve çevresi
St.Mary Kilisesi farklı yükseklikte iki çan kulesine sahip bu özelliği ile diğer kiliselerden ayrışıyor. İnşasına 13.yüzyılda başlanan kilise, Türk ve Moğol istilaları sırasında yıkılmış daha sonra tekrar inşa edilmiş, iki kuleden saat başı yarıda kesilen trompet sesi geliyor. Kulelerin ve yarıda kesilen trompetin ilginç bir hikayesi var. Katedral inşatı sırasında Kral kulelerin inşasını iki farklı kule yapma şartı ile iki kardeş mimara vermiş, inşaat bitince halk oylaması yapacağını en çok oyu alan kulenin birinci seçileceğini mimarını ödüllendireceğini söylemiş, yüksek olan yani Hajnel kulesi küçük kardeş tarafından yapılmış ve oylamada birinci seçilmiş, kıskanç abi buna çok içerleyerek kardeşini öldürmüş, küçük kardeşin yaptığı ve uğruna öldüğü kule 81 m yükseklikte, bu kuleden saat başı çalınan ve yarıda kesilen trompet sesi ise kulede şehir halkını uyarmak nöbet tutan askerin düşman geldiğinde boru çalarak halkı uyaran askerin Hun okçuları tarafından tam trompet çalarken öldürülmesi sonucu bu olayın anmak için devam ettirilen bir ritüelmiş bu nedenle trompet sesi yarıda kesiliyor.

St. Florian kapısı Floranska Caddesi'nin sonunda, eski kentin kuzeye açılan girişi iyi korunmuş bir yapı, meydanla irtibatını Floranska Caddesi sağlıyor bu cadde bizdeki İstiklal Caddesi benzeri bir yer daima hareketli ve birçok lüks mağaza cadde üzerine yerleşmiş. Ayrıca kent halkının Kazimierz dedikleri Yahudi Mahallesi de görülmesi gereken bir diğer mekan geçmişte yaşanan trajedilere inat günümüzde eğlence mekanları ile dolu.
Meydanındaki Town Hall (Saat Kulesi) 70m yüksekliğinde bir yapı tepesine çıkmak için 1€ ödemek gerekiyor, 13.yy’da inşa edilen kule 1703 yılındaki büyük fırtınada 55 cm eğilmiş bugün hala Pisa Kulesi gibi eğik duruyor.
Barbican, 14.yy da Moğol istilalarına karşı savunma amaçlı inşa edilmiş bir yapı, düşmanın gözetlenmesi ve kent halkının erken uyarılması için yapılmış.
Wawel Kalesi ile Colleigum Maius şehirde görülmesi gereken diğer yerler, geç saatlere kadar Krakow sokaklarında dolaştık durduk ve sonunda bitkin düşüp otele döndük.
5.Gün 28.05.2018 Pazartesi Hotel Conrad/Krakow(Polonya)-Wieliczka Tuz Madenleri (Polonya)-Auschwitz Birkenau II (Polonya)-Hotel Belfort (Motel Zacisze) Motel Zacisze ul. Stawiskowska 51, 18-421 Piątnica Poduchowna / Łomża)(Polonya), 604 km yaklaşık 7 saat :

Başlangıç planımızda Krakow’dan Talinn'e geçecektik ancak hızlı hareket edip 1 gün öne geçince önce 40 km uzaklıktaki Wieliczka tuz madenlerine sonra da 85 km uzaklıktaki Auschwitz Nazi toplama kampına uğrayıp oradan Rigaya doğru devam etmeye karar verdik. Yol temposuna alıştık bir önceki gün ne kadar yorulursak yorulalım sabah erken kalkıp yollara düşüyoruz kondisyonumuz iyiden iyiye düzeldi, 6.30’da uyanıp 07.30 da Wieliczka Tuz Madenlerine doğru yola çıktık, madenler otele 20 dakika uzaklıkta. Madene her yarım saatte bir 3-4 ayrı dilde rehber eşliğinde gruplar toplu olarak indiriliyor.

Otopark ile giriş arasındaki yol-Galerilere inen merdiven ve galeriler
Wieliczka Tuz Madenleri 240 km uzunluğundaki galerilerden oluşuyor, galerilerin tamamı turizme açık değil, düzenlemesi yapılmış rotalar üzerinde rehberler eşliğinde gezebiliyorsunuz, en çok 135m derinlikteki galerilere inişe izin veriliyor, en derin galeriler ise 385 metre kotundakiler. Girişten sonra 3. kota kadar 256 basamak indik. Bu noktadan sonra rehberin hızlı adımları eşliğinde 2,5 saatlik uzun bir yürüyüş başladı, ahşap kalaslarla desteklenmiş iyi aydınlatılmış ve kuvvetli hava akımı olan galeride yürümeye başladık, yukarıdaki hava çok sıcak olsa bile galeriler çok serin yanınızda kalın bir şeyler bulundurmakta fayda var.kazak veya mont bulundurmakta fayda var.
Galerilerdeki heykeller dönemin madenlerdeki yaşamını yansıtıyor.
Galerilerde madencilerin tuzdan yaptığı heykeller, şapeller, yemek salonları, toplantı salonları, sanat galerileri ve büyük bir kilise ile tam bir yeraltı şehri, galerileri şaşkınlık ve hayranlık içinde dolaştık, galeriler müze gibi ve gördüğümüz her şey tuz kayasından yontulmuş. Gezinin sonunda rehberimiz dolaştığımız yerlerin madenin küçük bir bölümü olduğunu söyledi.
Madenlerin trajik yönü çalışanların küçük yaşta çocuklar olması köleler ve yetişkinler madenlerde kullanılmamış, 13.yy da başlayan üretim 1996 yılına 600 yıl boyunca aralıksız devam etmiş, galerilerin ısısı 14 derecede sabit tutuluyor, dolaşırken rehber duvarlara dokunmamızı veya dilimizi değdirmemizi istiyor böylece tuzu hissedebiliyoruz, -130 metre kotundaki büyük kilise muhteşem bir yer duvarlardaki nişlere son yemek tablosu gibi freskler ve önemli azizler oyulmuş, salonun ortasında ise yine aziz heykelleri bulunuyor, bu mekanda fotoğraf çekimi ücretli olduğundan telefonla bir kaç kaçamak kare çekebildik.
Kilise-Kanal-Restoran-Konferans Salonu ve Gölet
2,5 saatlik tempolu yürüyüş sonrası gün ışığına kavuştuk ve 2.Dünya savaşında büyük insanlık trajedisinin yaşandığı Auschwitz Birkenau II’ye doğru 12.00’da yola çıktık, 84 km yol tahminen 1,5 saat sürecek.

Auschwitz kampına yaklaşırken Oswiecm kasabasından önce yol üzerinde Zajazd Magda Restoranda yemek molası verdik, yemek saati dışında olmamıza rağmen çorba, pizza, biftek ve patates ile yanında da bira bulunca keyfimiz yerine geldi 1 saat sonra kalkıp 10 dakika uzaklıktaki kampa ulaştık.

Auschwitz Birkenau II, 2.Dünya savaşı sırasında kurulan 70 ölüm kampının en büyüğü, en çok insanın öldürüldüğü, toplu ölümlerin ve işkencelerin kısacası insanlık dramının yaşandığı yer. Krakow'a 80 km uzaklıkta Oswiecim kasabasının 3 km dışında gözlerden uzak tarlaların, ortasında dümdüz bir ovada yer alıyor. Schindlerin List filminde izlediğimiz sahnelerin gerçek hayatta yaşandığı yerler burası, insanın içini acıtan, hüzün dolu bir yer.
Auscwitz Birkenau II kampı zayıfların ayrıldığı nokta ve elektrikli teller

Kampın girişinden biraz uzakta otopark bölgesi ve ziyaretçi merkezi var, aracı park edip kamp girişine kadar olan 350-400 metrelik tarlaların ortasından geçen bir yanı elektrikli teller diğer yanı ekili arazi olan patikada yürümeye başladık.
Kamp içinde yiyecek, içecek ve su bulunmuyor.

Kampta büyük gaz odaları, krematoryumlar inşa edilmiş ve yüzbinlerce insan katledilmiş bu yüzden ölüm kampı olarak biliniyor. Kampı 1941-42 yıllarında burada kalacak tutsaklar tarafından inşa edilmiş, 27 Ocak 1945 tarihinde Kızıl Ordu gelene kadar da Naziler 1.6 milyon kişiyi katletmiş. Burada yaşananlara ilişkin kanıtlar Kızıl Ordu gelmeden önce yok edilerek 10.000 tutsak ağır kış koşullarında zorunlu bir yürüyüşe çıkarılmış tutsakların neredeyse tamamı yolda ağır kış şartlarına dayanamayıp ölmüş.
Polonya'nın fazla bilinmeyen kırsal kesiminde bulunan kampta uzun süre kimse neler olduğunu öğrenememiş. Naziler kampın iç kısmına kadar demiryolu hattı döşeyerek esirleri kampın içinde indirip fiziki ve sağlık durumuna göre ayırıyorlarmış, kampta neler yaşandığı ancak 1945 yılında BBC radyosundaki bir röportaj sonrası öğrenilebilmiş. Naziler kampı terk ederken yaşananların öğrenilmemesi için fırınlar ve gaz odalarını yıkmışlar, bu kalıntılar o günkü haliyle korunuyor. Kampın çevresi elektrikli dikenli teller ile çevrilmiş, gezerken seramik duyları gördüğümüzde irkiliyoruz.
Tutsakların yaşadığı mekanlar - yataklar - Su içilen kanallar ve bırakılan kırmızı gül

Kampta yaşanan işkence ve ölümleri organize eden kişi Adolf Eichmann savaş sonrası Vatikan yardımı ile Arjantin'e kaçırılmış, 1960 yılında İsrail gizli servisi izini bularak İsrail'e getirmiş, yargılanarak idama mahkum olmuş, 1962 yılında da asılarak infaz edilmiş. Kamp komutanı Rudolf Hoess ise zehirli Zyclon gazı sipariş ederek toplu ölüm emrini veren kişi. Höss savaş sonrası yakalanmış yargılanarak idam edilmiş.
Enkaz halinde Krematoryumlar ve Ölenlerin anısına yapılan Anıt
Kampta 6 gaz odası, 4 krematoryum (ölü yakma yeri) yapılmış bulunuyor, tesis 5 km2'lik geniş bir alana yayılmış, 1942 yazında önce Zyklon gazı ile başlatılan katliamlar sonraki aylarda işkence ve toplu ölümlere döndürülmüş, tutsaklar hayvan taşınan vagonlar içinde balık istifi halinde getiriliyor, kampın girişinden sonra trenden indirilen tutsaklar Nazi doktorları tarafından ayrılıp sağlıksız olanlar doğrudan gaz odalarına gönderiliyormuş. O günlere yaşayanlardan birinin "Hasta olarak ayrılanlar tedavi için ayrıldıklarını zannediyorlardı oysaki biraz sonra ölüme gönderildiler. Sağ kalanlar ise insanlık dışı koşullarda ölesiye çalıştırılıyorlardı" diye anlatıyor o günleri. Dr. Josef Mendele'nin ikizler, gözleri farklı renkte olanlar, hamile kadınlar üzerinde yaptığı insanlık dışı deneyler insanların çılgınlık zamanlarında ne kadar acımasız olabileceğini gösteriyor.

Ve yüreğimizde ağır bir hüzün anılarımızda derin izlerle ayrılıyoruz bu kasvetli yerden, dilerim insanlık tarihi bir daha böyle savaşlar ve böyle acılar yaşamaz.

Gün batımına doğru Letonya'nın başkenti Riga'ya doğru yola çıktık, ne kadar gidebileceğiz bilemiyoruz, yorulana kadar yol alıp bir yerlerde uyuyacağız. E75 kara yolu ile Lodz ve Varşova yakınlarından geçip Riga üzerinden Estonya'ya geçmeyi düşünüyoruz, bir süre sonra hava karardı, 5,5 saat araba sürdükten sonra acıktık ve yorulduk yol üzerinde bir yer aramaya başladık, Litvanya sınırı yakınında Tomza kasabasında yerel bir Restoran Oberza’yı görüp durduk. İçeri girince dışarıdan fark edemediğimiz müthiş otantik bir mekanla karşılaştık, araba yolculuklarını bu yüzden çok seviyorum beklenmedik anlarda sürpriz yerler karşınıza çıkıveriyor, bir diğer güzel yanı restoranın üst katı otel ve yer var, gece buradayız.
Oberza Restoran ve Gulaş-Kaz ciğeri, Tartar tabaklarımız
Çoğu boş olan Restorandaki masalardan birine oturduk. İlk iş olarak yemek sipariş ettik, yemeği beklerken üst kattaki otelde odayı tutup masaya döndük. Yemekte Gulaş çorbası, kaz ciğeri, beef tartare yanına birer bira gelince keyiflendik, deli gibi açız ve çok yorgunuz. İkinci biradan sonra yorgunluk çöktü odamıza çekilip sıcak bir duş ve derin bir uykuya daldık. Yemek faturamız 20€, otel ise kahvaltı dahil 50€ tuttu.
6. Gün 29.05.2018 Salı Belfort Stwiskowska(Polonya)-Riga(Letonya)-Tallin(Estonya), 829 km yaklaşık 11 saat :

Hotel Belfort - ve Oberza Restoran
Yine güneşli bir güne uyandık rahat bir uyku ve güzel bir kahvaltı sonrası yola çıktık, bugün Polonya’dan ayrılıp Kaunas üzerinden Baltık kıyısındaki Riga’yı dolaşıp geceyi Estonya’nın başkenti Tallinn’de geçireceğiz. Polonya'da başlayan yolculuk öğleyin Litvanya'da, akşam üzeri Letonya'da devam edip gece Estonya'da tamamlanacak yani güne 4 ülke ve iki şehir sığdıracağız.
Tomza - Kaunas Polonya-Litvanya ovaları
Polonya-Litvanya sınırı düz bir ovada uzaktan Litvanya Tabelasını görünce sınırı geçtiğimizi anladık 1,5 saat sonra Kaunas'a ulaştık yol üstündeki Mega Avm'ye uğrayıp erzak stoğumuzu tamamladık, bozuk araç su ısıtıcısının yerine yenisini satın aldık artık dilediğimiz kadar çay, kahve içebileceğiz.
Litvanya dümdüz ovalar ve çayırların ülkesi, sonsuz düzlüklerin arasında görünen koruluklar dışında yükselti yok böyle olunca yol sıkıcı bir rutine dönüşüyor, arabanın içine vuran güneş ile Fuat gevşedi ve uyuklamaya başladı, 2 saat sonra Letonya sınırına ulaştık, sınırdaki Latvia tabelasını görünce ülkeye girdiğimizi fark edip ilk istasyondan Vignet aldık, girdiğimiz wc şimdiye kadar gördüklerimizin en pis olanıydı o kadar kötüydü ki ücretli olmasına rağmen para vermeden çıktık.

Tv Kulesi-Mercedes Binası-Central Market-Pilsetas Kanalı ve Merkez Tramvay Durağı
Akşamüstü Riga'ya girişindeki yüksek televizyon kulesini gördük, Daugava nehri üzerinde küçük bir ada üzerinde yükselen kule şehrin her yerinden görülüyor, bir süre nehre paralel ilerleyip Akmens Köprüsünden karşı kıyıya geçip Riga Central Market önündeki otoparka arabayı park edip tarihi merkeze doğru yürümeye başladık.
İlk olarak bir otel bulup kent haritası almak için gördüğümüz en yakın otele girdik her yerde ücretsiz dağıtılan haritalar burada paralı olunca bir sonraki otelden bedava haritalarımızı aldık artık nereye gideceğimizi biliyoruz.
Riga Sokakları ve St. Peter BazilikasıÇan Kulesi

Riga'yı gezmek için en uygun dönem Haziran-Ağustos ayları arası, günler uzun, hava güneşli ve gündüz sıcaklıkları 18-20 derece civarında, geceleri bizim gibi ülkelerden gelenler için biraz soğuk olsa da çok sorun yaratmıyor.
Pilsetas Kanalını geçip Kungu İela Caddesi üzerinden tarihi merkeze devam ettik, binaların üzerinden görünen St. Peter Bazilikasına doğru yöneldik.
Riga; 18 Kasım 1918 yılında bağımsızlığını ilan eden, 21 Ağustos 1991‘de ise Sovyetler Birliğinden ayrılıp AB üyesi olan Letonya'nın başkenti Riga Daugava nehrinin Baltık Denizine döküldüğü deltada, Nehrin kuzey kıyısında kurulmuşken şehrin büyümesi ile kenti ikiye bölmekte ve bir çok kanal şehrin içine yayılmıştır bu nedenle kuzeyin Venedik’i denebilir.
Riga Old Town
Sovyetler Biriliği’nden ayrılmak isteyen Letonyalılar 1989 yılında Estonya ve Litvanya ile birlikte Riga-Tallin-Vilnius kentleri arasında 675 km uzunluğunda 2 milyon kişinin katıldığı insan zinciri oluşturmuşlar, bu yaratıcı ve barışçıl protesto eylemi bütün dünyada yankı bulmuş iki yıl sonra da üç ülke bağımsızlıklarını kazanmış.
Baltık İnsan Zinciri
Letonya iki milyon nüfuslu küçük bir ülke ve ülkenin yarısı da Riga'da yaşıyor. Uzun süren Sovyetler Birliği egemenliği nedeniyle nüfusun yarıya yakını Rus kökenli ve herkes Rusça biliyor, 2007 yılında AB üyesi olan Letonya’nın para birimi Euro. Kuruluşu 1200 yılına kadar giden Old Town bölgesi "Vecriga" adıyla anılıyor bölge UNESCO tarafından Dünya Mirası listesine alınmış.
Son anda karar verip geldiğimiz Riga’da Gotik, Barok, Rönesans mimarisini yansıtan eserler bulunsa da Art Nouevo mimari şehrin asıl karakterini oluşturuyor, bu tarzın en güzel örneklerine sahip binalar sokakları ve meydanları süslüyor.

Dome Square

Town Hall Square eski kentin ana meydanı, küçük ama çok sevimli bir meydan güney doğu köşesinde Eski bir tüccar loncası ve bekar yabancı tüccarlar için inşa edilmiş House of Blackheads (Karakafalılar Binası) var, kentin 800. kuruluş yıl dönümünde restore edilmiş en önemli özelliği tarihte bilinen ilk yılbaşı çamı süslemesi ile kutlaması bu binanın önünde yapılmış, ayrıca Belediye Binası (Town Hall), Letonya El Sanatları Müzesi gibi binalarda meydanın diğer köşelerine yayılmış.
Rosengral Restoran
Town Hall Square tarihi merkezin kalbi, küçük ve çok sevimli bir meydan, güney doğu köşesinde tüccar loncası ve bekar yabancı tüccarlar için inşa edilmiş House of Blackheads (Karakafalılar Binası) bulunuyor, kentin 800. kuruluş yıl dönümünde restore edilerek şehre kazandırılmış binanın önünde tarihte bilinen ilk yılbaşı çamı süslemesi ile kutlaması yapılmış, meydanın diğer köşelerinde Belediye Binası (Town Hall), Letonya El Sanatları Müzesi yerleşmiş.
Kramu İela Sokağı üzerinde tek katlı taş bir bina gördük, döner merdivenlerden bodrum kata indiğimizde karşımıza Ortaçağ havasını yansıtan dekorasyonu ile Rosengral Restoran bulunuyor, mumlarla aydınlatılmış otantik havası olan loş mekanda ortaçağ giysileri giymiş garsonlar masaların arasında servis yapıyordu, rezervasyon yaptırmadığımız için yemekleri deneyemedik ancak geleneksel bir menüleri olduğu görülüyor.
Dome Square ve çevresindeki sokaklar
Sokaklarda rastgele dolaşıp kanallar arasından Brivibas Bulvarı'ndaki Özgürlük anıtının önüne geldik, sol tarafımızda Esplanade Parkı köşesinde Rus Mimari tarzında inşa edilmiş soğan kubbesi ile Ortodoks kilisesi görünüyor.
Torna İela Caddesi-Ortaçağdan kalma Swedish Gate-Jekaba İela Caddesi
Riga Sokaklarında dolaşmak geçmişe yolculuk yapmak gibi her köşeyi döndüğümüzde karşımıza ilginç bir yapı, otantik bir bar, tarihi bir restoran ve sürpriz mekanlar çıkıyor, dar sokakların ve binaların cephelerinde hoş detaylar yakalanıyor, düz bir topoğrafyaya yerleşmiş küçük bir şehir.
Ortadoks Kilisesi-Brivibas Bulvarı-Özgürlük anıtı-Demiryolu Köprüsü ve Gün batımı

Yürüyüşümüzün sonu Pilsetas Kanalı kıyılarından başladığımız noktaya çıktı, arabamızın yanına dönüp Daugava nehrinin üzerinden batmakta olan güneşi arkamızda bırakıp Tallinn’e doğru yola koyulduk.
Riga-Tallinn yolu
Riga’dan çıkıp mola vermeden Baltık Denizine paralel dört saat yol alıp gece yarısından sonra 02.30’da Tallinn'e ulaştık. Rezervasyon yaptırmadığımız için karşımıza çıkan birkaç otelde yer sorduk ama gecenin bu saatinde hepsi dolu, sonunda surların dibindeki Rixwell Old Town Otelde yer bulabildik, tarihi merkezin içindeki otelin yakınında günlük 2€'ya otopark da bulduk, oda fiyatı ise kahvaltı dahil 60€ temiz sessiz ve güzel bir yer.
7. Gün 30.05.2018/Çarşamba Hotel Old Town/Tallin(Estonya) - Helsinki(Finlandiya), Gasthaus/Koskenniemi-Vuoteela(Finlandiya) 298km yaklaşık 6 saat :

Tallinn Rixwell Old Town Hotel
Pırıl pırıl bir güne uyandık, güneş gökyüzünde ışıldıyor, sabah saatlerinde hava soğuk ama öğleye doğru ısınacağı belli kısaca yürüyüş için ideal bir gün. Kahvaltı sonrası otelden ayrıldık ve St. Olaf Kilisesi'ne doğru yürümeye başladık.
Old Town yürüyerek yarım günde gezilebilecek bir yer. Karlı veya yağmurlu havalarda 15-20€’ya üstü kapalı bisikletli arabalar var oturarak bütün şehir dolaşılabiliyor.

Lai Caddesi
Tallinn; Dar ve temiz sokakları, güleryüzlü insanları, sakin yaşamı ve sevimli binaları ile rüya gibi bir şehir, Baltık bölgesinin ve Estonya’nın en güzel ve mutlaka görülmesi gereken masalsı şehri.
Kent 1918 yılında bağımsızlığını kazandıktan sonra bu ismi almış öncesinde Reval olarak biliniyor, 2011 yılında Turku ile birlikte Avrupa Kültür başkenti olan kentin Old Town bölgesi UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası ilan edilerek koruma altına alınmış.
Şehir basitçe üç bölgeden oluşuyor, "Katedral Tepesi”, “Eski Kasaba” ve “Kırsal Alan" bunlardan Katedral Tepesi soyluların ve yüksek Bürokrasinin yaşadığı yer aynı zamanda Toompea tepesi olarak da biliniyor. Eski kasaba sıradan vatandaşların, Kırsal Alan ise çiftçilerin yaşadığı yer. İkinci Dünya savaşında kentin modern bölgesi ağır hasara uğramış old town bölgesi ise bombardımandan kurtulmuş.
St. Olaf Kilisesi’ni geçip surların dışına çıktık, kenti çevreleyen yeşil alandan Patkuli Merdivenlerine kadar yürüdük. Merdivenlerden çıkılan teras kent panoramasının en iyi görünen yeri, merdivenlerde onlarca küçük öğrenci öğretmenleri eşliğinde minik adımlarla aşağı iniyorlardı, bir süre bekledik ancak kuyruk bitecek gibi değil merdivenleri çıkmaya başladık.

Parlamento Binası-Patkuli Merdivenleri-Patkuli Seyir Terası
Tallinn 500.000 nüfuslu göçmen dostu bir şehir bu nedenle birçok milletten insana ev sahipliği yapıyor, şehirdeki kozmopolit yapı hoşgörü ortamı sayesinde zengin bir kültürel doku yaratmış. Helsinki, Stockholm, St. Petersburg, Rostock, Aland gibi Baltık kentlerinin tamamı ile feribot bağlantısı olan şehir çok sayıda turist çekiyor. Gece yaşamı çok hareketli barlar ve eğlence yerleri özellikle hafta sonları turistlerle dolu. AB para birimi Euro kullanılıyor, kuzeydeki komşuları Helsinki ve Stockholm'e göre de daha ucuz bir yer.

Estonya okuma yazma oranı en yüksek ülkelerden biri (%99,8), bu özelliği nedeniyle Sovyetler Birliği döneminde siber teknoloji üssü olarak belirlenmiş devlet interneti insan hakkı olarak gördüğünden ülke genelinde 5G hızındaki internet erişimi ücretsiz sağlanıyor, elektronik oy kullanımını ülke çapında yapan ilk ülke olmuşlar, Skype ve Kazaa'nın yaratıcıları da Estonya’dan çıkmış, ayrıca Estonya vatandaşlarına toplu ulaşım ücretsiz.
Toompela Tepesi ve St Mary Kilisesi

Seyir terasında bir süre manzarayı izleyip Alexander Nevsky katedraline doğru devam ettik. Sokakta arabalı seyyar satıcı kızlar geleneksel kıyafetler giymişlerdi, rengarenk boyanmış binalar, girişleri çiçeklerle süslenmiş dükkanlar arasında yürüyerek Katedralin bahçesine geldik.
Alexander Nevsky Katedrali; 1894 Çarlık Rusyası döneminde Klasik Rus Mimarı tarzında inşa edilmiş, krem ve toprak rengi ile çevresindeki pastel dokuya son derece uyumlu bir bina. Meydandaki tezgahlarda el işleri ve ilginç hediyelikler satılıyor, ağacın altında ise geleneksel yöntemle hatıra parası basıp turistlere satan biri duruyordu. Toompea Tepesi ülkenin diplomatik merkezi olduğundan hareketliliğe rağmen sakin ve vakur bir hava var.
Danish Kings Garden
Katedralin önünde bir süre dinlenip karşıdaki geçitten surların dışındaki küçük bir meydan olan Danish Kings Garden'a çıktık, meydanın bir köşesinde siyah cüppeleri içinde bronzdan yapılmış keşiş heykelleri duruyor, insan boyutundaki heykelleri gece görsek ürkeriz etrafında fotoğraf çeken turistler sırada bekliyordu.
Lühike Jalk Sokağına inen merdivenleri izleyip St. Nicholas Katedralinin önüne geldik, şehrin en canlı yeri Raekoja Meydanının arka tarafındaki küçük meydanda küçük bir Pazar kurulmuş tezgahlarda şapkadan, ahşap el ürünlerine şal ve kıyafetlerden takılara, el yapımı yiyeceklerden bıçaklara kadar her şey satılıyor.

Geleneksel el ürünleri pazarı
Kunniga Sokak üzerinde şehrin en otantik ve ünlü lokantası Old Hansa bulunuyor, iç mekanı orta çağda donmuş bir anlayışta Riga’daki Rosengral Restoranın tarzına benzeyen restoranın bir köşesinde geleneksel el sanatlarının satıldığı bir dükkan vardı, mekanın diğer tarafı Raekoja meydanına açılıyor, önündeki platform güzel havalarda açıkta yemek mekanı olarak kullanılıyor.
Old Hansa Restoran dış ve iç mekan

Raekoja Meydanı çok kalabalıktı meydanın bir köşesine sahne kurulmuş, konserler ve gösteriler yapılıyordu meğer her yıl Mayıs sonunda yapılan "Eski Kent Günleri" şenliği kutlamalarına denk gelmişiz, bir hafta sürecek şenliklerde tiyatro gösterileri, halk oyunları, dans ve müzik etkinlikleri düzenleniyormuş.
Tallinn Sokakları

Raekoja Meydanı Belediye Binası
Tallinn için ayırdığımız süreyi doldurup Helsinki Feribotuna bilet almak için limana geldik, limanda A-B-C-D olarak adlandırılan 4 ayrı terminal var, firmaya göre gemilerin kalktığı terminal yeri değişiyor, A ve B terminalleri yan yana iken C ve D limanın öbür ucunda bulunuyor, zaman kısıtlıysa yerleri karıştırmamak ve erken gelmek lazım, tek yön uygulamasından dolayı da girişleri atlarsanız uzun bir tur atmanız gerekiyor. A ve D terminallerine gidip feribot saatlerini sorduk ilk feribot 16.30'da bir sonraki ise 20.00'da kalkıyor 16.30’a bilet alıp D terminaline döndük araba dahil 110€ ödedik, şimdiye kadar yaptığımız en büyük harcama bu oldu. D terminali yanındaki otelin lobisine oturup birer kahve ısmarladık harekete 1,5 saat var biraz dinlenip yazışmalarımızı yaptık yarım saat kala arabayı feribot sırasına sokup beklemeye başladık ve 15 dakika sonra gemi zamanında kalktı.

Deniz yolculuğu 1,5 saat sürüyor, hava açık deniz sakin, limandan ayrılırken güverteye çıktık Baltık Denizi’nden Tallinn’e bakıp şehrin şahane silüetini izledik. Bir süre oturduktan sonra gemiyi keşfe çıktık. Üst güvertede 5 çocuğuyla perişan görünümlü göçmen bir aile köşeye sinmiş yere oturmuşlardı, bu kadar zenginliğin içindeki böylesi yoksulluk içimizi acıttı. Afrika ve Ortadoğu'dan kaçan göçmenler hiç alışık olmadıkları iklim ve yaşam koşullarında yeni bir hayat kurmaya çalışıyorlar yanlarında küçücük çocuklar ise kendi dünyalarında oynuyorlar dünyanın adaletsizliğine bir kez daha isyan ettik, bizi gördüklerinde tedirgin olup kuşkulu gözlerle baktılar huzursuz etmemek için sakince alt güverteye indik.

Helsinki Limanına vardığımızda küçük bir aksilik yaşadık gümrük işlemi sırasında normalde arama yapmıyorlar ancak nedense bizim araba polislerin ilgisini çekti, birkaç soru sorup arka tarafa geçmemizi arama yapacaklarını söylediler, önce yanımızdaki nakit para miktarını sordular pasaport ve cüzdanlarımızı alıp kamera ile izlenen boş bir odada beklememizi rica ettiler, 10 dakikalık sinir bozucu beklemeden sonra son derece nazik bir şekilde gittiğimiz yeri sorup iyi yolculuk dileyerek geçişimize izin verdiler.
Kamppi Avm-Narinkkatori Meydanı-Laituri ve Herry's Pub-Stockmann Avm ve Kamppi Şapeli
Helsinki’ye 2017 yılında bir Kongre için gelmiş ve "huzur ve dinginliğin başkenti" diye tanımlamıştım, bu güzel kentin sokaklarında tekrar dolaşmak çok hoş garip bir şekilde insanı dinlendiriyor. Mayıs sonunda günler uzun hava gece yarısına doğru kararıyor, gündüz gözüyle şehri dolaşıp Rovaniemi'ye doğru yola devam etmeyi düşünüyoruz. Arabayı Kamppi Avm altındaki kat otoparka bırakıp yürümeye başladık.
Otopark Kamppi Avm’nin bodrum katında yukarı çıkıp mağazaları hızlıca dolaşıp arka taraftan Narinkkatori Meydanı'na çıktık. Narinkkatori ile Lasipalatsi Meydanının arasında içinde hafta sonları önünde kuyruklar oluşan Harry’s Pub’ın bulunduğu 2 katlı sarı bir bina var, diğer bir köşesinde ise ilginç formu ve ahşap kaplı cephesi ile Kamppi Şapeli dikkat çekiyor. Ames Anderson Müzesi ile Helsinki Çağdaş Sanatlar Müzesi Kiasma ise meydanın araka tarafında yer alıyor. Aleksanterinkatu Caddesi boyunca devam edip Senato Meydanına doğru yürüdük.

Senato Meydanında askeri araçlar ve Üniversite Binası-Meydana bağlanan yollar-Başbakanlık Binası-Finlandiya Ulusal Kütüphanesi-Helsinki Katedrali
Senato Meydanı çevresinde hükümet binaları, Senato Binası, Protestan Kilisesi ve Helsinki Kütüphanesi bulunuyor, bu hafta önemli bir gün olmalı ki Fin ordusuna ait askeri araçlar, füze rampaları, tanklar meydana dizilmiş, bir köşeye de konser için sahne platformu kurmuşlar. Katedralin önündeki basamaklarda nadiren görülen güneşin tadını çıkarmak isteyenler oturmuş.
Liman Çevresi ve Uspenski Katedrali

Helsinki Katedrali; 1830-1852 yıllarında Rus işgali zamanında Çar 1.Nikolay tarafından yaptırıldığından uzun süre Aziz Nikolay kilisesi olarak anılmış, Kilisenin önündeki merdivenlerde biraz dinlenip limana doğru yürümeye devam ettik, önce denizi sonra da kırmızı tuğla cephesi ile Uspenski Katedralini gördük, bu katedral de Ruslar tarafından 1862-1868 yılları arasında yapılmış, mimarı Aleksey Gornostayev, yapı klasik Rus Mimari tarzında inşa edilmiş, Helsinki'de görülmesi gereken üç kiliseden ikisi Rus dönemine ait.

Bağımsızlık sonrası inşa edilen "Kaya Kilise" Temppeliaukion Kirkke ise Lutherinkatu ile Temppelikatu Caddeleri arasında yer alan büyük bir kayanın içine oyularak yapılmış. Dışarıdan bakıldığında iç mekandaki zenginlik fark edilmiyor ancak iç mekan bambaşka bir dünya, bakır kaplı kubbe tavandaki muhteşem akustik ve görsel zenginlik İskandinav Mimarisinin yaratıcı gücünü yansıtıyor, bu mükemmel akustik nedeniyle kilise daha çok konser organizasyonlarının da düzenlendiği bir yer haline gelmiş. Geldiğimizde saat çok geç olduğundan kapanmıştı içini göremedik resimler 2017 yılındaki gelişimden.

Kaya Kilise dış ve iç mekan
Mayısın son günlerinde Helsinki’de hava daha soğuk olurmuş ancak bugün şanslıyız güneşli ve ılık bir hava var 2017’de yine mayısın son haftası olmasına rağmen sıkı bir kar yağıyordu her şeye rağmen sisler altındaki soğuk, hüzünlü ve gizemli Helsinki'yi çok sevdim. Limandaki kafe ve barlar dolu, meydanları da güneşi nadiren gören insanlar doldurmuş, masa ve sandalyeler kaldırımlara dizilmiş. Avrupa şehirlerinde gördüğümüz aşkların sonsuza dek kilitlendiği aşıklar köprüsü Helsinki’de de var. Köprünün karşısında denizin içinde ve deniz suyunu kullanan yüzen platform üzerine yapılmış Allas Restoran ve 3 ayrı yüzme havuzundan oluşan Allas havuz kompleksi var merdivenleri güneşlenme terası gibi kullanılıyor. Merdivenler güneşlenen, kitap okuyan ve müzik dinleyen insanlarla dolu.
Kaya Kilisesinden ayrılıp arabaya döndük, 21.30'da Helsinki'ye veda ettik ve Rovaniemi'ye giden E75 karayoluna ulaşmamız çok kolay oldu ormanlar arasında Lahti yönünde yol almaya başladık.
Harald Viking Restoran
Gecenin ilerleyen saatlerine kadar hava aydınlık olduğu için yorulana kadar araba sürüp yol üzerinde bir yerlerde geceyi geçireceğiz, Vantaa-Lahti Jyvaskyla'ya doğru kuzeye çıkmaya başladık.
Yol çok rahat sakin ve dümdüz bir coğrafya çevresi orman, nehir ve göllerle dolu kuzeye doğru çıktıkça hava bir türlü kararmak bilmiyor, gece yarısı olmasına rağmen alaca karanlık sonunda 2-2.30 civarı yorgunluk arttı, gördüğümüz otel tabelalarına dönüp kalacak bakıyoruz, bu mevsim oteller ya kapalı ya da çok pahalı en son ana yoldan 15dk. içeride Scandic Vierumaki Golf Otel’e uğradık gecelik 300€ fiyat çekince devam ettik tam arabada yatmaya karar vermiştik ki bir tabela daha görüp yoldan ayrıldık, hava artık zifiri karanlık orman içinde bilinmeze doğru ilerlemeye başladık, araba farları dışında aydınlatma yok 10 dakika kadar ilerledikten sonra ağaçların arasında bir ışık ve bina gördük, ışığa doğru gittik yolun bitimindeki tek katlı ahşap binanın üzerinde Gasthaus Koskenniemi konuk evi tabelasını okuyunca kalacak bir yer bulduğumuza sevindik, saat 03.00 olduğundan ortalıkta kimse yok resepsiyon camında el yazısı ile yazılmış bir numara gördük, numarayı uzun bir süre aradık vazgeçmek üzereyken uykulu bir ses açtı, genç bir adam söylenerek yanımıza geldi, pansiyonda bizim dışımızda kimse yok bir oda ayarladık, odalar temiz, sıcak su ve kettle var, yanımızda getirdiğimiz konserveleri açıp atıştırıp uykuya daldık.
8. Gün 31.05.2018 Perşembe Vuoteela(Finlandiya)-Rovaniemi(Finlandiya) 632km yaklaşık 7,5 saat :

Gecenin karanlığında nasıl bir cennete düştüğümüzü sabah fark ettik, harikulade bir güne uyandık odadan çıkınca muhteşem bir doğa bol oksijenli mis gibi bir hava ile karşılaştık. Pansiyonun arka tarafında coşkun bir nehir hızla akıyordu, kanolar karaya çekilmiş sahiplerinin gelmesini bekliyor. Nehrin kıyısına kanolar çekilmiş, ağaçların altına karavanlar park etmişti, burası aynı zamanda karavan kamping alanıymış, güzel bir çay demleyip yanımızdaki malzemelerle kahvaltı yaptıktan sonra nehir kıyısında kısa bir yürüyüş yaptık, dönüşte otel sahibi ile ayküstü sohbette bu yıl havaların normalin üzerinde sıcak gittiği, daha önce hiç görülmeyen sivrisinek ve böceklerle boğuştuklarını, önceki yıllarda bu dönemde yerlerde kar olduğunu söyleyince küresel ısınmanın etkilerinin dünyamızın ortak sorunu haline geldiğini anladık.


Buralara karavanla gelmek ve birkaç gün kalarak ormanda yürüyüş yapıp kafa dinlemek ve huzur bulmak çok keyifli olur düşünceleriyle tekrar yola koyulduk, yarım saat sonra Jyvaskyla’yı geçip, sonraki büyük şehir Oulu devam ettik sonrasında Rovaniemi'ye yöneleceğiz.


Sonsuz bir ormanda denizinde kaybolmuş gibiyiz ufka kadar her yer yemyeşil, Jyvaskyla yakınlarında hayatımda gördüğüm en büyük kamyonu gördük iki ayrı tırın kasasında taşınıyor ve bütün yolu kapatmışlardı uzun bir süre onların arkasında kaplumbağa hızı ile yol aldık yarım saat sonra bir sapaktan döndüler de rahatladık.
Kadim Sami halkının topraklarındayız yol boyunca geleneksel Sami kültürüne ait el yapımız ürünler satan iki ayrı Lapland Shop gördük her ikisinde de durduk küçük ama o kadar çok ilginç ve çeşitli ürün var ki hangisine bakacağınızı şaşırdık, ortak noktaları son derece pahalılar. İkinci dükkan göl kenarında ve biraz daha uygun fiyatlar var buradan Uzay'ın siparişi geyik postunu aldık. Oulu’ya kadar ormanın içine mavi boncuklar gibi dağılmış yüzlerce göl gördük daha önce hiçbir ülkede bu kadar çok göl görmemiştim.

Lapland Shop ve Koskenniemi-Rovaniemi Yol manzaraları
Benzin almak için girdiğimiz Akaryakıt istasyonunun marketinde çok büyük bir peynir reyonu gördük bir sürü değişik peynirlerin tadımını yaparak alıyorsunuz epey bir peynir deneyip sonunda iki tanesini aldık.

Akşama doğru Rovaniemi şehir merkezine ulaştık. Kış turizmi ile çok tanınan yer küçük bir şehirden ibaret, birkaç ana cadde çevresine yerleşmiş 2-3 iskandinav mimari sadeliğinde binalardan oluşuyor, önceden kalacak yer ayırtmamıştık, kent merkezindeki Santa Claus Otel'e oda fiyatını sorduk 260€/oda kahvaltı denince pahalı geldi birkaç otele daha bakıp merkezin biraz dışında Hotel Rudolph'ta kesemize uygun gecelik 80€/kahvaltı dahil yer bulduk, otopark ise ücretsiz.
Santa Claus Hotel ve Hotel Rudolph
Rovaniemi; Kemijoki Nehrinin batı kıyısına yerleşmiş 10 bini öğrenci 70.000 nüfuslu Lapland bölgesinin ve Sami kültürünün başkenti. Kentte ilk yerleşime dair izler MÖ. 750 yılına kadar gidiyor, Sami kültürüne ait ilk isimler ise 1453 yılındaki yazılı kaynaklarda görülüyor, kayıtlarda tarım ve hayvancılıkla geçinen bir topluluk olarak bahsediliyor.
İkinci Dünya savaşı ise kentte ağır yıkıma yol açmış, Rus ve Alman askerleri bölgenin egemenliği için şiddetli çarpışmalar yapmışlar, neredeyse kentteki bütün yapılar harap olmuş ve eski Rovaniemi'den günümüze hiç bir iz kalmamış.


Rovaniemi Şehir Merkezi ve Koskikatu Caddesi
Rovaniemi tanınmış bir kış turizmi merkezi, en yoğun sezon Aralık-Ocak ve Şubat yani kışın en sert dönemlerinin yaşandığı aylar, yılda 500.000 turist alan kentte Mayıs ayı ise ölü şehir bizim dışımızda gibi kimsecikler yok. Lapland Üniversitesi şehre dinamizm katan en önemli unsur, 10.000 öğrencisi var yani kentteki her 7 kişiden biri öğrenci.
Kemijoki Nehri Sahili Jatkankyntilla Köprüsü
Fin Mimar Alvar Aalto şehrin kimliğine damgasını vurmuş, modern Rovaniemi'yi geyik başından esinlenerek yeniden tasarlamış, kentte Alvar Aaalto tasarımı üç önemli yapı, Rovaniemi Administrative Center, Housing by Alvar Aalto ve Rovaniemi Library bulunuyor.

Alvar Aalto Tasarımı Rovaniemi Tiyatrosu ve Belediye Binası (https://www.visitrovaniemi.fi/arctic-capital-architecture/)
Oteldeki küçük odamıza yerleşip şehrin sokaklarında yürümeye başladık, öncelikle Kemijoki nehri kıyısına indik, sokak aralarında dolaştık, yürüdükçe acıktık ve buranın en iyi restoranı olarak söylenen Nili Restorana oturduk. Nili dışarıdan basit görünen ama içeri girdiğinizde otantik havası ile sizi hemen saran sıcacık atmosfere sahip bir yer. İç dekorasyonu çok ilginç geyik boynuzlarından avizeler, geyik postlarından seperatörler, ahşap masalar her şey doğal ve yerel, üstelik yemeklerde çok leziz.


Rovaniemi'de en sıcak ay Temmuz ortalama sıcaklık 20 derece Noel dönemi ise çok çok soğuk ve yoğun kar oluyor Ocak ve Şubat aylarında sıcaklık ortalaması -8 ile -15 arasında değişiyor.
Yemeğe sıcacık bir çorba ile başladık ardından ben geyik bifteği Fuat sığır bifteği ısmarladı yanına da Fin Birası aldık yediğimiz en lezzetli yemeklerden biri oldu. Yemek sonrası kısa bir yürüyüş yapıp 10dk. uzaklıktaki bizde Noel Baba olarak tanıdığımız Avrupalıların Santa Clause olarak bildiği Köyüne hareket ettik. Santa Clause Rovaniemi kent merkezine 9km mesafede, Kemijoki Nehrinin diğer yakasında araba ile 10 dk sürüyor.
Santa Clause Köyü
Santa Claus Noel etkinlikleri ve kış turizminin önemli bir merkezi olmasının yanında kuzey kutup dairesinin (66-32-35) köyün içinden geçmesi, sembolik olarak çizilen enlem çizgisi üzerinde poz vermek en önemli aktivite bir diğeri ise sembolik Noel Baba ile fotoğraf çektirmek.

Köy kış döneminde rüya gibi bembeyaz kar altında, ortalıkta Ren geyikleri ve Husky'lerin çektiği kızaklar dolaşan, meydanlarda ateşlerin yandığı, kar kızakları ile ormanda kuzey ışıkları safarisi yapılan bir yer, sezon dışında ise hayalet Köy halini alıyor, boş sokaklarda dolaşıp otele döndük.
9. Gün 01.06.2018 Cuma Rovaniemi(Finlandiya)-Sampi Park(Norveç)-Nordkapp(Norveç) 740km yaklaşık 10.11 saat :

Bugün doğum günüm ve yıllardır hayal ettiğim yer Nordkapp'ta doğum günümü kutlayacağım, bu kendime verebileceğim en güzel hediye, evden uzakta olmanın burukluğunu yaşamakla birlikte çok heyecanlıyım. Erken uyandık hava bulutlu yağmak yağmamak arasında gidip geliyor gün bitmeden Nordkapp'a varmak için hemen yola çıktık.

Aranjoh ırmağı-Rovaniemi-Sapmi Park E75 Karayolu

E75 karayolu üzerinden gidip, Kaamanen’den sonra 92 nolu karayoluna dönüp Kargasniemi yakınında Norveç sınırını geçmeyi, Olderfjord'da ise Kuzey Buz Denizini ulaşıp sonrasında denize paralel Hönigsvag yakınlarından Norkapp'a ulaşmayı düşünüyoruz bakalım yol ne gösterecek. Otelden hızlıca ayrıldığımız için kahvaltı niyetine verilen poşetteki yiyecekleri yolda bir yer bulup yiyeceğiz. Fuat her zamanki titizliğiyle araba bagajının üzerine güzel bir kahvaltı masası kurdu, yanımız küçük bir göl ve uzaktan duyduğumuz geyik homurtuları eşliğinde kahvaltı yaptık.
Avrupa'nın sonuna doğru gidiyoruz, o kadar kuzeye çıktık ki hava artık kararmıyor, toprak birkaç ay dışında kar altında, çevremizde sık sık Ren geyikleri görüyoruz bazen çok yakınımıza kadar geliyor bazen de hızla önümüze atlayıp yolun karşısına geçiyorlar. Buralarda araba sürerken en tehlikeli şey geyikler, her an geyik çıkabilir. Yol hız limiti 90 km bu hızı her aştığınız km için ağır ceza ödüyorsunuz. 92 nolu karayoluna dönerken ilk defa Nordkapp tabelasını gördük, 1 saat kadar sonra da Finlandiya-Norveç sınırına geldik.
Rovaniemi - Norveç sınırı arası yol manzaraları
Kargasniemi yakınlarında Aranjoh nehri Finlandiya-Norveç sınırını çiziyor, Nehir üzerindeki köprüden sınırın sıfır noktası herhangi bir kontrol noktası yok, gümrük bölgesi olduğunu tahmin ettiğimiz binaların yanından geçince Norveç bayrakları başlıyor.
Norveç sınırından sonra kuzeye çıktıkça göller azalıyor, arazi daha engebeli hale geliyor, ormanlar azalıp kutup stepleri başlıyor. Karasjok kasabasını ikiye ayıran Karasjohka ırmağını geçince sağda Sapmi Park tabelası görüp geyik boynuzlu kapıdan içeri girip arabayı park ettik, meğer Lapland halkı Samilerin kültürünü yaşatan Sapmi Park isminde tematik bir köye gelmişiz. Köyde yerel halk tarafından yapılan el yapımı hediyelik eşyalar, cam işleme atölyesi ve satış yeri, yerel motiflerle işlenmiş el örgüsü ve dokuma giysiler, örtüler ile el yapımı ahşap eşyalar, geyik boynuzundan veya kemiklerinden yapılmış takıların satıldığı satılan satış reyonu ve geleneksel Sami mutfağından lezzetli tatlar sunan otantik bir restaurant ve yöre halkının geçmişini anlatan bir müze bulunuyor ayrıca yerleşke içinde 4 yıldızlı bir otelin yanında Hobbit evlerine benzer toprak damlı geleneksel Sami evlerinin örnekleri ve Sami çadırları kurgulanmış tematik park bulunuyor, başka bir köşede ise çitle çevrili bir alanda otlayan Ren geyikleri görülebiliyor.

Sapmi Park

Sapmi Park; 3000 nüfuslu Karasjok kasabasının merkezinde kurulmuş, büyüleyici Sami kültür ve tarihini yaşatmayı amaçlayan tematik bir park. Karasjok halkının %90'ı Sami dili konuşuyor. Yöre halkının en önemli geçim kaynağı Ren geyiği çevredeki çiftliklerde 60.000 ren geyiği bulunuyor. Sapmi Park'ta 19 Haziran ile 13 Ağustos arasında Duodji denen el yapımı halı dokuma gösterisi, Stalubaktı denen ruhların dağı film gösterisi ki bu filmde Noaidi denen yaşlı bir şaman Hristiyanlık öncesi Sami inançlarına ait öyküler anlatıyormuş ayrıca bu hikayede insanın doğa ve dünyadaki rolüne ilişkin kadim öğretiler bulunuyormuş. Gösteriler sekiz ayrı dilde yapılıyor, etkinlikler ile ayrıntılı bilgiyi www.visitsapmi.no adresinden edinebilirsiniz.


Sapmi Park'tan ayrılıp Nordkapp’a yöneldik artık mola vermek istemiyoruz, 1 saat sonra Lakselv yakınlarında Kuzey Buz Denizini ve Porsangerfjord'u gördük.
Denizi ilk ulaştığımız kıyıda durup Kuzey Buz Denizine elimizi soktuk adı gibi su buz, kumsaldaki tepede yoldan geçenler için portatif bir wc bulunuyor, dağların zirvelerinden şelaleler dökülüyor.
Porsangerfjord Kıyıları

Laksev’den sonra E6 karayolunda hız limiti 60 km olduğundan iyice yavaşladık, hız yapmaya da pek niyetimiz Kuzey Denizine paralel kıvrılarak ilerleyen yolun çevresindeki manzaralar çok güzel, küçük küçük yerleşimler rengarenk evler kartpostal gibi. Denizin ortasında sık sık balık çiftlikleri görülüyor kışın deniz donduğunda buzu kırıp balıkları alıyorlardır.

Bulutlu havada gökyüzüne hakim olan grilik güneş çıktığında daha önce görmediğim bir maviliğe bürünüyor, az da olsa yol kenarında ekili tarlalar görüyoruz kutup dairesi içinde yazın sadece iki ay yaşandığı bu enlemde ürün yetiştiriliyor olmasına şaşırıyoruz.
Smorfjord'a geldiğimizde deniz kenarında renkli evleri ve tekneleri ile sevimli balıkçı köyünün görüntüsü klasik bir Norveç fotoğrafı gibi.
Altafjord Kavşağı-Sortfjik yakınında Ren Geyikleri-Smorfjord-Sjosamisk Balıkçı Köyü
Sarnesfjord-Skarvberg Tüneli-Kafjord-Sarnes
Nordkapp 500 metre tabelasını 22.30’da gördük, sonunda hedeflediğimiz yere doğum günümde ulaştık. Nordkapp gişesi otoparktan uzakta, araç dahil 30€ ödeyip otoparka girdik. Hava çok soğuk, rüzgar çok sert ve uğultulu zaman zaman kar yağıyor, mont giymeyen Fuat bile arabadan çıkınca geri dönüp montunu giydi. Yürürken buz tanecikleri şeklinde yağan kar yüzümüze iğne gibi batıyor otoparktan ziyaretçi binasına 100 metrelik mesafeyi zor tamamladık.
Nordkapp son kilometreler

Her motorcunun hayalindeki yer Nordkapp
Bina kötü havalarda sığınılacak tek yer, kafeterya, restaurant, müze, kilise, mağaza ve wc var, wi-fi ise free, öncelikle evleri arayıp konuştuk, Rovaniemi’den beri telefon bağlantımız yoktu, evdekiler saat farkına rağmen aramamızı beklemişler doğum günü kutlamalarını kabul edip görüntülü konuştuk, telefon faslı bitince dondurucu soğuk ve rüzgarda dışarı çıkıp Nordkapp’ın simgesi metal kürenin önüne gidip fotoğraf çektik, aslında bu mevsim gece yarısı güneşi (midnight sun) zamanı ancak kötü hava yüzünden güneşi göremedik.
Müze ve Satış yerleri
Nordkapp; Avrupa kıtasının araba ile gidilebilen en kuzey noktası coğrafi olarak kuzey uç ise 71-08-02 koordinatlı “Kinarodden ancak o noktaya karayolu ulaşımı yok.
Modern dünyadan Nordkapp'a gelen ilk seyyah Francesco Negri, iki yıl süresince at, kayık ve kano kullanarak bu bölgeye ulaşmış, son yıllara kadar da çok fazla popüler olmayan bir yer olduğundan bakir kalmış. Ziyaretçi merkezi binası ve birkaç anıt dışında modern dünyanın sonu burası. Kuzey Denizinden 300 metre yükseklikte bir kaya bloğu, son yıllarda ünü artan ve yılda 200.000 turistin geldiği Nordkapp Norveç için iyi bir gelir kapısı. Eylül-nisan ayları arasında görülebilen Aurora Borealis yani kuzey ışıklarının en iyi görülebildiği yerlerden biri. Bölgeye en yakın havaalanı 1 saat uzaklıktaki Lakselv.
Nordkapp'ta Nordkapp Hall içinde film gösterisi, arctic barda içki keyfi, Sami kültürü tanıtımı, Arktik safari, Ren geyikleri izleme turu, kutup kuşları safarisi, Kuzey Buz denizinde kano ve tekne turu, motorlu kızak safarisi, kuzey ışıkları gözlemi ve gece yarısı güneşi izlencesi gibi ücretli etkinlikler düzenleniyor, gece yarısı ekspedisyonu kişi başı 10.000 Nok. (1027€).


Nordkapp'ın Sami dilindeki karşılığı Davvinjarga, İngilizce North Cape, Norveç dilinde ise Nordkapp olmuş. Konaklayabileceğiniz en yakın yerleşim yarım saat uzaklıktaki Hönnigsvag, Nordkapp'ı ilk tanıtan kişi İngiliz gezgin Richard Cahncellor olmuş, 1553 yılında Porsangerfjord tarafından yani bizim geldiğimiz rotayı izleyerek gelmiş.
Nordkapp’ta 2,5 saat geçirip Tromso’ya doğru yola çıktık, yorulduğumuz yerde konaklayacağız, 2 saat kadar yol alıp bir yerleşimin girişinde uygun bir yer bulduk, dışarıda kar yağıyordu ancak çok yorulduk uyku tulumlarımızın içine girip arabada uyuduk.

Nordkapp rotamızın yarısıydı yönümüzü güneye çevirip fiyordların arasında dolaşarak dönüş yoluna başladık rotanın ikinci bölümü bir sonraki yazımızda, keyifli okumalar sevgiler.
"Her yeni rota yeni bir kitap, her yeni diyar farklı bir kültür ve her yolculuk yeni bir macera, "Yollarda olan daima genç kalır".
R.Derya Bilgiç



































































































































































































































































































































































































































































































































































































































































































































































































































































































































































































































































































































































































Yorumlar