2012 - Araba ile İzmit-İtalya gezisi
- Derya Bilgiç
- 19 Eyl 2024
- 43 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 17 Şub 2025
2011 yılı yazında 1 haftalık Yunanistan turumuz araba ile nerelere kadar gidebileceğimiz ve ne kadar dayanabileceğimiz konusunda önemli bir deneyim olmuştu. Yunanistan gezisinde kızların ne kadar uyumlu ve dayanıklı olduklarını gördükten sonra (özellikle araba tutma sorunu olan 7 yaşındaki küçük kızımız Ece Defne) ve 11 yaşındaki büyük kızımız Dide Su’nun Meteora’daki kayalıklardaki performansından sonra 2012 yılında İtalya turunu yapabileceğimizi anlamıştık.

Bütün bir yıl boyunca yazın yapacağımız gezi ile ilgili rota üzerinde çalıştık. Gezi öncesi planladığımız rota aşağıdaki gibi olmasına karşın özellikle benim herhangi bir programa uymama ve gezi süresince anlık değişiklikler yapma huyum yüzünden ne kadar bu programa uyabileceğimizi merak konusuydu. Bir de her şeye rağmen kızların dayanıklılık sorunu hala soru işaretiydi.
1.Gün 15/07/2012 : İzmit-Yanya - 964 km 10 saat 10 dk.
İpsala Sınır kapısı Yunanistan tarafı kuyrukta bekliyoruz

Nihayet hareket günü gelmişti. Fatih Köprüsündeki bezdiren onarım yüzünden İstanbul trafiğine yakalanmamak için sabah 06.00’dan önce köprüyü geçmek ilk hedefimizdi. Sabah saat 4.30’da uyandık Dide, kızlara 1 gün öncesinden arabanın arkasında iki kişilik yatak hazırladığından uykularını dağıtmadan onları arabaya taşıdık. Onlar uyanmadan olabildiğince yol yapmak istiyorduk ve sabah 05.00’te İzmit Yahya Kaptan’dan yolculuğun en uzun etabına başladık. Gün sonundaki hedefimiz İonnina (Yanya) yaklaşık 1000 km.
İlk hedef İpsala’ya kadar mola vermeden ulaşmaktı. Kızlar arkada uykularına devam ettiklerinden ve 1. Köprüden hiç sorun yaşamadan geçtiğimizden saat 09.00 civarında sınırın sıfır noktasındaki son akaryakıt istasyonunda kahvaltı molamızı verdik. Yol boyunca Dide de kızlara eşlik edip bol bol uyudu (zaten genelde 3 kız arabada uyurlar ben alışığım). Yunanistan tarafındaki otoyol üzerinde benzin istasyonu olmadığını bildiğimizden depomuzu doldurduk. Dide’nin hazırladığı çay-domates, reçel, peynir ve zeytinden oluşan ilk kahvaltımız yaptık, Uluslararası ehliyeti alıp araç sigortasını da yaptırdığımız için sorun yaşamadan saat 10.00 cşvarı sınırı geçtik. Her iki taraftaki free shoplarda fiyat araştırması yapıp bir kenara not ettik. Yunanistan tarafı parfümlerde biraz daha ucuz alkollü içkiler ise hemen hemen aynıydı.
Epirus Palace Otel Yanya
Artık Yunanistan’dayız, Egnatia Odos otoyoluna girdik, hiç ayrılmadan yola devam ediyoruz. Selanik yakınlarında otoyol kıyısındaki bir mola yerinde çorba ve konserveden oluşan öğle yemeğini arabanın yanında atıştırıp tekrar yola koyulduk. Yol da hava da çok güzel güneye indikçe sıcaklık artıyor. Kozani yakınlarında küçük bir çay molası daha verip saat 16.30 civarı İonnina’ya (Yanya) ulaştık. Daha önce uydudan otelin yerini iyice ezberlediğimden otoyoldan çıkınca sola dönüp yaklaşık 1 km ileride bulunan Epirus Palace Otel’i kolayca bulduk. Otel beklediğimizden daha güzel çıkınca bütün yorgunluğumuz geçiverdi hele çocuklar yüzme havuzunu görünce daha da keyiflendiler.
Epirus Palace Otel ve Yanya göl kenarı
Epirus Palace Otel Yanya’nın yaklaşık 7 km dışında otoyola çok yakın, temiz ve sakin bir otel. Hemen bir aile odası tuttuk ve eşyalarımızı bırakıp hava kararmadan Yanya’yı keşfetmek ve akşam yemeği için kent merkezine gittik. Otelden kent merkezi yaklaşık 10 dakika sürüyor. Yanya 30 km2’lik küçük bir göl kıyısına yerleşmiş bizdeki kasaba büyüklüğünde sevimli bir kent. Şehir merkezinde halka açık ücretsiz bir otoparka arabamızı bırakıp yürüyerek şehri dolaşmaya karar verdik. Kent merkezi bizim Yanya olarak bildiğimiz tarihi Yanya kalesi ve çevresinde kümelenmiş, halk akşamüstü serinliğinde göl kıyısındaki yürüyüş yollarında dolaşıyor. Gençler parklarda oturuyorlar ve eğleniyorlar. Biz de göl kıyısında dolaştık.
Yanya; Yunanistan'ın Epir bölgesinin en önemli kentidir. Geçmişi M.S.510 yılına kadar inen kent 1421 yılında Türk hakimiyetine geçmiş ve 1913 yılına kadar da Türk egemenliğinde kalmıştır. Osmanlı imparatorluğu zamanında Balkanlardaki en önemli kentlerden biri olan Yanya'da Türk etkisi çok fazladır, yaklaşık nüfusu 75.000 kişidir. Kent merkezinde Yanya Kalesi, Fethiye Cami, günümüzde etnoğrafya müzesi olarak kullanılan Aslanpaşa Cami, Tepedelenli Ali Paşa Sarayı önemli Türk eserleridir. yıkılmak üzere olan cami ve minaresi hemen göze çarpıyor. Yürüyüş sırasında en çok dikkatimizi çeken şey çocukların ve gençlerin fazlalığı, kent merkezindeki cafe ve barlarda çok sayıda genç özgürce eğleniyor. Burasının aynı zamanda bir Üniversite şehri olduğunu öğrenince gençlerin fazlalığının nedeni anlaşılıyor. Yanya aklımıza huzurlu ve sakin bir şehir olarak yerleşiyor. Özellikle koca çınarın ve su diplerindeki eski binalara yerleşmiş barlar çok keyifli, ne yazık ki yorucu bir gün geçirmiş olmamız ve kızların çok yorulması nedeniyle akşam yemeğini otelde yemeğe karar verip otele döndük.
Akşam yemeğini otelde yeme fikri hem otelin yemeklerinin lezzetli olması hem de aynı anda havuz başında bir Yunan düğünü olması nedeniyle çok iyi oldu. Düğünü en iyi yerden yemeğimiz yerken seyrettik. Gayet sade ve ağır başlı bir düğün görmüş olduk. Kızlar içi ilginç bir deneyim oldu.
2.Gün 16/07/2012 : Yanya-Parga-İgoumenitsa Feribot iskelesi - 146 km, 1 saat 47 dk.

Günün Rotası
Sabah erken kalkıp kahvaltı ve havuz keyfinden sonra saat 11.00 gibi otelden ayrıldık. Otele Oda ücreti aile suiti (80€), havuz başı restoranda güzel bir akşam yemeği ve kahvaltı dahil olmak üzere toplam 123€ ödeme yaptık ve ilk gecemizi keyifli geçirmenin mutluluğuyla otelden ayrıldık.
Günün programında ilk hedef Parga var. Yanya - Parga arası yaklaşık 100 km ancak benzin sorunu yaşadığımız için otoyoldan ayrılıp benzinci ararken ek bir 25 km yol yapmış olduk. Parga yolunda Morfati yakınlarında üzeri Nilüferler ile kaplı Kalodiki gölünü gördük.

Kalodiki Gölü
13.00 civarı Parga’ya ulaştık. Parga gezinin en keyifli duraklarından biri olarak hafızalarımıza yerleşti, küçücük sevimli bir kasaba, insanları sıcacık, kumsal ve deniz çok güzel, harika deniz ürünleri olan ucuz restoranları ile mutlaka görülmesi gereken bir yer. Arabamızı sahile yakın güvenli bir otoparka bıraktık (5€ ödedik). Kızlar sabırsızlıkla denize girmekte ısrar etmelerine rağmen önce sahilde Zorba restoranda deniz ürünleri çorbası, Kalamar, Karides ve Sardalya’dan oluşan çok leziz bir öğle yemeği yedik. (Hesap bira dahil 35€)


Parga Sahili
Daha sonra şemsiye ve duş kullanmadığınız sürece ücretsiz olan plaja yerleştik. Hep beraber deniz keyfi yapıp biraz da uzatınca Preveze durağı iptal edilmiş oldu. Böylece başlangıç programından ilk fireyi de vermiş olduk. Ancak Parga öyle keyifliydi ki gerçekten buna değdi. Kızları denizden zar zor çıkarıp Parga çarşını turladık.
Parga'dan izlenimler
16.30 gibi İgoumenitsa Feribot iskelesine doğru hareket ettik. İpsala-İgoumenitsa arası gişelerde ödediğimiz toplam otoyol ücreti 4,40€ oldu. Yol İpsala Kozani arası genellikle güzel Kozani-Yanya arası ise dağlık ve genellikle tünel geçişleri ile dolu ve virajlı ama en önemli nokta otoyol üzerinde hiç benzin istasyonu yok, İpsalada depoyu doldursanız bile sonunda Yanya civarında otoyoldan çıkıp tekrar doldurmanız gerekiyor.
Parga-İgoumenitsa arası 46 km yaklaşık 40 dakikada limana ulaştık liman boyunca gemi acentalarını dolaşıp bilet fiyatlarını öğrendikten sonra 4 yataklı, iç kamaralı, sabah 08.30 civarı Bari’de olacak Super Ferry gemisine bilet aldık her şey dahil 380.-€ ödedik. Gemi gece 23.59’da hareket edeceğinden Limana girip beklemeye karar verdik. Gümrük derdi olmadığından doğrudan Limana girip uygun bir yere arabayı park ettik. Terminal içindeki Free shopları dolaştık, fiyatlar İpsala’dan biraz pahalı olduğundan iyi bir İtalya haritası ve birkaç magnet ve kartpostal dışında pek bir şey almadık.
Igoumenitsa Feribot Limanı
Türk şoförlerle gece boyunca sohbet edip yol anılarını paylaştıktan İtalya yolları ile ilgili tavsiyelerini aldık, özellikle Napoli çevresinde yol ve benzin istasyonlarında aracı ve çocukları yalnız bırakmamamız konusunda sıkı sıkı tembihlendik. Bu bölgede özellikle Afrika’dan gelen göçmenler akla hayale gelmeyecek numaralar yapıp araçları soymakta çok ustalaşmış, anlattıklarına göre bir keresinde camı açık bir arabanın içine torba dolusu kurbağa atıp içindeki kadın ve çocuklar kaçınca çantaları kapıp gitmişler. Bu konuda çok yaratıcı oldukları malum, bakalım biz neler göreceğiz. Türk şoförlerden biri İzmit-Derbentli Hüseyin Özbek yani hemşerimiz çıktı, diğeri İstanbullu Erol Bey idi. Sohbet saat 23.30 gibi feribot limana girdiğinde sona erdi, kırmızı renkli devasa bir Ro-Ro gemisi. İskeleye yaklaştıkça rıhtım önünde araçlar sıraya girmeye başladı biz de sıradaki yerimizi aldık. Önce küçük araçlar daha sonra büyük araçlar sıraya girdi. Şoförlerin ikinci önemli öğüdü kamaralarda üst yataklarda yatılmaması gerektiği idi havalandırma çok güçlü olduğundan soğuk hava hasta ediyormuş, tavsiyelerine iyi ki uyduk zira alt katta bile üşüdük.
Igoumenitsa-Bari Feribotu Superferry
3.Gün 17/07/2012 : Bari-Salerno-Amalfi-Sorento - 297 km, 4 saat 35 dk.

Günün Rotası
Sabah saat 07.30 gibi uyandık ve kahvaltıya indik, hava çok güzel ve dalgalar küçük, gemi büyük olmasına rağmen Defne etkilendi kahvaltımızı hızlıca yapıp en üst kattaki açık güverteye geçtik uzaktan Bari kıyıları göründü, yaklaştıkça Şoför arkadaşlarla vedalaştık hepsi çok iyi insanlar bize arabaya kadar refakat edip son tembihlerini yaptılar birbirimize bol şans dileyip araçlara oturduk.
Gemiden iniş ve limana çıkış çok rahat oldu, tabelaları izleyip E55 otoyoluna bağlandık artık İtalya’dayız. Gemiden birlikte ayrıldığımız 34 plaka beyaz Audi ve 34 plaka beyaz Opel ile aynı yönde otoyola doğru devam ettik daha sonra onlar Ancona yönünde bizden ayrıldılar. Biz Napoli yönüne devam ettik. Yolculuk yaklaşık 3 saat ancak Salerno-Sorrento arası yol çok dar ve virajlı yolculuk uzun süreceğini düşünüyoruz ancak öğleden sonra Sorrento’da olmayı hedefliyoruz. Bari sanayi ve Liman kenti olduğundan otoyol boyunca uzun bir süre fabrikalar ve depolama alanları gördük ancak Andria’dan sonra artık tamamen tarlalar arasında devam ediyoruz. Yol düz ve sakin sayılır.

Bari - Salerno yolu üzerinde AutoGrill
İlk molamızı 1,5 saat sonra verdik. İtalya’da Yunanistan’dan farklı olarak otoyol kenarında çok sayıda Autogrill denen restoran ve benzin istasyonu zinciri var. Menümüzde çorba, sandviç ve çay var. Avellino’da paralı yoldan çıkıp E841 yoluna girdik, Avellino zengin bir kasaba görünümünde yeşil bahçeler arasında lüks villalar arasından fazla oyalanmadan Salerno yönünde devam ettik yarım saat sonra dağlık ve ormanlık arazinin sonunda Salerno ve Akdeniz önümüze serildi. Yol dar ve İtalyan sürücüler çok hızlı olduğundan oldukça dikkatli gitmek gerekiyor.
Salerno; Campania eyaletinde Salerno körfezi'nin kuzeyinde 140.000 nüfuslu turistik bir sahil kentidir. Kentin kuruluşu M.Ö. 600 yıllarına kadar gider, ilk kurucuları Etrüskler olarak bilinir, daha sonra Yunan ve Roma egemenliğine giren şehir M.S. 500 yıllarında Germen kabilesi olan Lombardlar tarafından istila edilmiştir. Bir zamanlar Avrupa'nın en eski Tıp okulu olan Schola Medica Salernitana Salerno'da kurulmuştur. Arechi Kalesi, Pontore Kulesi, Duomo Di Salerno önemli mimari eserlerdir.
Salerno Kıyı Şeridi ve Amalfi yolu
Salerno liman ve turizm kenti, Palermo, Aşdod ve Tunus gibi limanlara feribot seferleri var. Kentin doğusu daha düz ve kumsal ancak batısı ise Akdeniz'e doğru dimdik inen yamaçlara sahip. İtalya'da Amalfi kıyılarında araba kullananlar dünyanın her yerinde araba kullanabilir derler. İşte böyle bir rotada araç süreceğiz.
Amalfi Sahili; Amalfi kıyılarını sadece 1 günlük bir gezi ile anlatmak mümkün değil aslında ancak uzun rotamızın içine katarak en azından görmek ve enerjisini hissetmek bile çok önemliydi. Salerno'dan Sorrento'ya kadar kıyı boyunca Akdeniz'e paralel giden Ss163 karayolunda araba sürmek çok büyük bir ayrıcalık ve hayat boyu unutulmayacak bir deneyim. Yol dimdik yamaçların birdenbire denize indiği uçurumların masmavi denizi kucakladığı yeşil ve mavinin iç içe geçtiği harikulade bir doğaya sahip.
Salerno-Amalfi yolu
Amalfi kıyıları birçok filme sahne olmuş İtalya'nın Campania bölgesinde yaz turizminin en gözde yerlerinden biri, buradaki küçük sahil kasabaları özellikle Temmuz-Ağustos aylarında iğne atsan yere düşmeyecek kadar kalabalık oluyor.
Dik yamaçlara yerleşmiş genellikle beyaz, sarı ve krem rengi pastel tonlardaki villaların hemen hepsi açık deniz manzarasına sahip. Salerno’da fazla vakit kaybetmedik, hava bayıltacak derecede sıcak Ece klimaya rağmen dayanamadı ve uyudu o hazır uyumuşken ne kadar yol yaparsak iyidir yoksa zaten araba tutmasını zor engelliyoruz bu virajlarda mahvolur. Yolculuğun en zorlu ama en keyifli bölümüne başladık, manzara nefes kesici, yol o kadar dar ki her virajda ya denize uçacağız yada sağ taraftaki kayalara çıkacağız hissiyatı var, buna rağmen limon ağaçları, fıstık çamları, birbirinin üzerine binmişçesine yamaçlara yaslanmış pastel renkli evler hafızamızda unutulmaz izler bırakıyor. Ardı ardına gelen bitmek bilmez virajlar bazen binaların altından bazen taş kemerli köprülerden bazen de kumsalın dibinden akıp gidiyor, zaman zaman ise yol iki arabanın geçemeyeceği kadar daralıyor ve birbirine yol veriliyor. Yol boyunca manzaranın keyfini çıkarmak ve fotoğraf çekilebilecek cepler bırakılmış ama buralarda yer bulabilmek çok zor, genelde arabadan video çekerek ilerliyoruz.
Yol Manzaraları
Amalfi kıyıları Mitolojide; Herkül'ün Amalfi adlı su perisine aşık olur ancak ve Amalfi genç yaşta ölür Aşkını unutamayan ve çok üzülen Herkül sevgilisini dünyanın en güzel yerine gömeceğini söyler ve Amalfi'yi yaratarak oraya gömer. Bir diğer anlatı ise Denizcileri sesleri ile büyüleyen Sirenlerin Amalfi kıyılarında yaşadığı söylenir.
Amalfi kıyıları aynı zamanda film dünyası içinde bir cennettir, kıyılar birçok filme sahne olmuştur bunlardan bazıları; Scandal in Sorrento (Sophia Loren, Vittorio De Sica), It started in Naples (Sophai Loren, Clark Gable), The Talented Mr. Ripley (Mat Damon, Jude Law, Gwneyth Palthrow), Under the Tuscany Sun (Diane Lane), Good Woman (Helen Hunt, Scarlett Johanson) ve Beat the Devil (Humprey Bogart, Jennifer Jones, Gina Lolobrigida) en ünlüleridir.
Amalfi kıyılarında geçen iki ünlü film
Amalfi aynı zamanda yörenin kokuları ve büyüklükleri ile ünlü limonlarından yapılan yaz içkisi Limoncello likörünün de doğduğu yerdir, öğle sıcağında içilen Limoncello'nun keyfi başkadır.

Balkon Manzarası
Salerno'dan başlayarak kıyı boyunca; Vietri Sul Mare, Cetara, Maiori, Minori, Atrani, Ravello, Scala, Amalfi, Conca Dei Marini, Furore, Praiano, Positano, Tramonti, San Pietro gibi birbirinden güzel küçük yerleşimler geçtik en büyük üzüntümüz durup doyasıya dolaşamamış olmak ancak duracak olsak Defne uyanacak ve yolculuk çok daha zor geçecek hevesimizi bir sonraki gelişe saklayıp devam ediyoruz. Arabamız Honda CRV, bu yol için gerçekten çok büyük yanyana geçişlerde ve daracık sokaklarda çok zorluyor, yoldaki diğer araçlar genellikle Fiat Punto veya Smart, ama en çok da motosiklet geçiyor, sanki bütün İtalyanlar genci yaşlısı, kadını erkeği motosiklet üstünde doğmuş gibi vızır vızır yanımızdan geçiyorlar. Yolda internetten bulduğumuz Amalfi, Positano ve Ravolli ve Minori'deki otellerin tamamı da dolu olunca Sorrento'ya devam ettik merkezdeki güzel bir otelde yer bulduk ancak bu sefer de oda hem çok küçük hem de kötü arka pencere kocaman bir kayaya bitişik hiçbir yeri görmüyor. Sonunda Sorrento’nun hemen dışında yamaca kurulmuş Vezuvius Otelde yer bulabildik. Odamız balkonlu ve Napoli Körfezi ve Vezüv Yanardağı manzaralı, keyfimiz yerine geldi. Buralar Temmuz döneminde gelinecekse mutlaka önceden rezervasyon yaptırmak gerekiyor yoksa işiniz şansa kalmış.
Odanın Balkonundaki Manzara
Odayı ve balkon manzarasını görünce keyfimiz yerine geldi, saat geç olduğundan havuza giremedik tabii kızların keyfi kaçtı, otel restaurantında güzel yemek sonrası dinlenmek için odamıza çekildik. Yarın Pompei ve Napoli turu yapacağız zorlu bir yürüyüş günü bizi bekliyor.
4.Gün 18/07/2012 : Sorrento - Pompei - Napoli - Sorrento Toplam 109 km
Sıcak ve boğucu bir güne uyandık, bugün arabayı otelde bırakıp taksi ile önce Pompei'ye gideceğiz ardından trenle Napoli'ye geçip akşam Sorrento'ya döneceğiz.

Günün Rotası
Sabah kahvaltısı bizdeki benzer standarttaki otellere göre çok zayıf kahvaltı faslını hızlıca bitirip, kızların en sevdiği bölüme havuz keyfine geçtik, 1-2 saat havuzda takılıp 10.00’da otel servisi ile Sorrento merkezine indik. Bir taksi çağırdık şansımıza çok yaşlı ama bir o kadar da gözü kara bir taksici ile 50€'ya anlaşıp Pompei'ye geldik. Şoför dede muhteşem araba kullanıyor daracık yollardan duvarları sıyırarak yılan gibi kıvrılarak son hız gidiyor, üstelik durmadan seri bir İtalyanca ile bize çevreyi anlatıyor çok sevimli bir dede. 11.00 gibi Pompei’ye vardık. Güneş tam tepemizdeyken koskoca Pompei antik kentini dilimiz dışarda 3,5 saatte bitirdik.
Pompei turu
Pompei; Capmania bölgesinde Napoli yakınlarındaki antik kent Pompei M.S.79 yılında Vezüv yanardağındaki büyük patlamadan sonra lav ve küllerin altına gömülmüş. Roma döneminin en parlak ve zengin kentlerinden olan Pompei ancak 1755 yılında Sarno nehrine açılan bir kanal inşaatı ile keşfedilmiş, gün ışığına 19.-20.yüzyıldaki kazılarla tekrar gün ışığına çıkarılmış. Küllerin altında iyi korunmuş halde kalan kentteki sivil mimari ve kamu yapıları çok iyi korunmuş. Roma tarihi ve yaşamı hakkında çok iyi bilgiler sunan Pompei günümüzün en önemli arkeolojik alanlarından biridir.
Bronz çağında Sarno nehri kıyılarında kayalık bir yamaca kurulan şehir zeytin, zeytinyağı, üzüm, şarap, çeşitli meyve ve tarım ürünleri sayesinde iyice zenginleşmiş, liman sayesinde de önemli bir ticaret merkezi olmuştur. Yakınındaki Herculanium kenti de benzer Pompei ile aynı kaderi paylaşmış ve o da aynı patlamada yokolmuştur. Kent tarihsel süreç içinde Etrüsk, Yunan, Roma egemenliğinde kalmıştır.
Kentteki villalar içindeki mozaik, heykel ve duvar resimleri ulaştığı medeniyet düzeyini göstermektedir.
Kent önemli tarihsel figürlerinde bulunduğu bir yerdir. Gaddarlığı ve sapkınlıkları ile ünlü Roma imparatoru Caligula bunların en ünlü olanıdır. Kentte kazılar hala devam etmektedir.
15.00 gibi antik kent girişindeki Pizacıda öğle yemeği yedik. Yemek sonrası trenle Napoli merkeze gitmek için Antik kent girişinden tren istasyonu arasındaki 200 metrwyi yürüdük, 4 kişi 8€'ya biletleri aldık ancak İtalya’da AB dışındaki ülke çocuklarından tam bilet istenince biraz tartıştık ama mecburen tam bileti alıp trene bindik. Bizdeki banliyör benzeri bir trenle 40 dakikada Napoli merkez garına ulaştık.
Via Turbinali
Tren garı Garibaldi meydanının doğu ucunda meydana hakim bir yerde. Garda Napoli haritası ve su aldık kent sokaklarında yürümeye başladık. Rotamız Via Maddelena üzerinden Via Annunziata ve Via Forcella’ya ulaşmak buradan da Via Viceria’dan Via Duomo’ya ulaşmak. Yaklaşık 1,5 km’lik bir yürüyüş bizi bekliyor. Meydanın batısına geçince Via Meddalena’ya ulaştık.

Via Turbinali
Sokaklarda dolaşırken kaldırımlar Afrikalı göçmenler tarafından işgal edilmiş durumda adım başı yerde tezgah açmış aklınıza gelebilecek her şey satılıyor, bizim Eminönü meydanına rahmet okutur, heryer çöp dolu ve pislik içinde, çantalarımıza sıkıca sarılıp yürümeye devam ettik. Yol üzerindeki St. Annuziata Kilisesini dolaşıp, Via Corso Bulvarı üzerinden Piazza Nicolo Amore meydanı’na ulaştık sağa dönüp Via Duomo'ya doğru 600 metre devam ettik sonunda San Gennaro Duomosu’da denilen Duomo Di Napoli’ye ulaştık. Via Duomo her tarafı eski binalarla çevrelenmiş dar bir sokak görünümünde bir cadde. Çevredeki sokaklar çok ilginç, eski binaların sanki birbirine değecekmiş kadar birbirine yaklaştıkları birbirine bitişik apartmanlar arasında çamaşırlar asılı.
Duomo di Napoli; Temellerinin 4.yüzyılda İmparator Konstantin tarafından atıldığı söylenmektedir. 1295 yılında yeniden inşa edilmiştir. Rönesans dönemi Neo Gotik mimari stilinde yapılmıştır. Kilise Aziz San Gennaro’nun kemiklerinin ve yılda üç kere sıvılaştığı söylenen kanının saklandığı şişelerin olduğu yer. İç mekan süslemeleri ve işçiliğiyle görülmeye değer bir yer.

Duomo Di Napoli ön cephe
Napoli Sokaklarında dolanırken akşam inmeye başladı karnımızda acıktı. Napoli’ye gelip Pizza yemeden olmaz çevredeki dükkanlara sorunca en ünlü Pizzacının Sorbillo olduğunu öğrendik, ancak iki tane Sorbillo olduğunu en kalabalık ve önünde her zaman kuyruk olanı tercih etmemizi söylediler. Sorbillo Via Turbinali Sokağı üzerinde Duomo’ya da çok yakın, Duomo’dan çıkıldığında sola Piazza Nicole Amore’ye doğru dönüp 40m yüründüğünde sağdaki ilk sokak Via Turbinalidir. Sokak boyunca 350m devam edildiğinde sağ taraftaki Santa Maria kilisesi geçilip Via Nilo köşesindeki Sorbillo’ya ulaşılıyor.
Pizza Sorbillo
Sorbillo’da şanına yakışır bir Pizza yedik gerçekten şimdiye kadar yediğimiz en lezzetli pizzaydı, Kocaman ve çok ince açılmış Pizzayı görünce nasıl yeriz diye düşünmeme rağmen hep birlikte pizzayı bitirdik. O kadar yorulmuştuk ki buradaki mola ve içtiğim bira çok iyi geldi.

Via Turbinali üzerindeki dükkanlar
Via Tribunali çevresindeki dükkanlar çok çeşitli ve ucuz. İtalya’daki en ucuz makarnaları buradaki dükkanlardan aldık.
Hava kararmaya başladı ve epey yorulduk artık otele dönme zamanı Garibaldi Meydanından trenle Sorrento'ya döneceğiz. Dönüşlerin hep daha hızlı olur, 5 dakikalık bekledikten sonra trene bindik Defne hemen kucağımda uykuya daldı. Napoli-Sorrento arası 45 dakika 21.30 civarı trenden indik bütün yorgunluğumuza rağmen Sorrento sokaklarındaki hareketlilik yorgunluğumuzu unutturdu ve yürümeye karar verdik.

Sorrento Sokaklarında gece
Sorrento’nun en hareketli caddesi sahile paralel uzanan Corso İtalia. Cadde gündüz araç trafiğine açık olmasına rağmen gece kapatılıp sadece yayalar yürüyor. Cadde boyunca, animatörler, müzisyenler, barlar, mağazalar hepsi cıvıl cıvıl çok hareketli bir yer yolun sonuna kadar yürüyüp 22.30'da otel otobüsü ile döndük. Kendimizi odaya zor attık ve yarın Roma'ya gideceğiz. Odanın balkonundaki manzara o kadar güzeldi ki Napoli Körfezine ve Vezüv'e karşı biramı yudumlayarak ayışığının keyfini çıkardım.
Napoli'den kısa notlar: Vesuvius Otel : ilk gece 160€, ikinci gece 200€ olmak üzere toplam 360€, Otelde akşam yemeği 80€ - Mini bar 6,5€ - Pompei giriş 4 kişi 33€, Pompei öğle yemeği Limoncello’lar dahil 66€.
5.Gün 19/07/2012 : Hotel Vesuvius Sorrento-Parco Dei Principi Grand Hotel Roma Toplam 269 km 3 saat 13 dk.

Günün Rotası
Sabah güneşli ve güzel bir Akdeniz sabahına uyanıp zeytinsiz ve kötü peynirli bir kahvaltı sonrası kızların havuz keyfini yapıp Roma yollarına düştük. Pompei üzerinden Roma otoyoluna bağlandık. Yaklaşık 2-2,5 saatlik bir yolculuk planladık saat 14.30-15.00 gibi Roma’da olmayı düşünüyoruz. Yol boyunca otoyol kenarındaki bir Autogrill’de mola verdik. İtalya’daki otoyollardaki mola yerleri her türlü ihtiyacın giderilebileceği market ve lokantaların olduğu yerler tabii ki tuvaletler de çok temiz.
Roma Güneybatı otoyolu gişeler çevresinde Santiago Calatrava'nın eseri "La Vela di Calatrava"
Yolculuk beklediğimizden kısa sürdü 2 saatten az bir zamanda Güneybatı çevreyolundan Roma’ya giriş yaptık. Otoyol gişelerinde nakit ve hızlı geçiş olmak üzere iki ayrı turnike var. Gişelere girerken sağda ünlü İspanyol Mimar Santiago Calatrava tarafından 2009 Dünya yüzme şampiyonası için tasarlanan ve inşaatı tamamlanamayan "La Vela Di Calatrava" yapısını gördük.
"La Vela di Calatrava" (Gulia Sparenza.com)
Roma merkeze doğru içgüdüsel bir şekilde devam ettik rastgele dolaşarak kalabileceğimiz güzel ve güvenli bir otel arıyoruz. Tiber nehri kıyısına geldiğimizde Star Hotel grubuna ait 4 yıldızlı bir otel bulduk, odaları görmek için resepsiyondan izin istedik güzel ve temiz olmasına rağmen Defne havuz diye tutturunca resepriyondan tavsiye otel isimleri alıp ayrıldık. Bir süre daha çevrede dolaştıktan sonra Modern Sanatlar Müzesi ve Hayvanat bahçesini geçince sağda Otel Parco Dei Principi tabelasını gördük. Otelin önünde açık park yeri de görünce durup bakmaya karar verdik. Parco Dei Principi 5 yıldızlı çok lüks bir otel daha kapıdan girerken tablolar, büstler ve heykeller ile gelenleri otelin kalitesi hakkında ikna ediyor. Resepsiyondan ailesi odası olduğunu ve müsait olduğunu da öğrenince kalmaya karar verdik. Odayı görmeye çıktığımızda Roberto Naldi tarafından her noktası ince düşünülerek tasarlanmış, klasik anlayışla dekore edildiğini ayrıca çok güzel spa’sı ve havuzu da olunca hemen yerleştik. Dide bu kadar yüksek fiyata kalmayalım diye itiraz ederken sonunda ikna ettik, iyi ki de ikna oldu yıllarca unutamayacağımız güzel bir Roma tatili geçirmiş olduk. (335€/gün oda fiyatı+35€/otopark toplam 370€/gün).
Hotel Parco Dei Principi
San Peter Kilisesi kubbesini uzaktan gören, hayvanat bahçesi manzaralı çevresi ağaçlarla dolu odamız çok keyifli. Kızlar için spa ve havuz ile odada küvet olması yeterli çok mutlu oldular. Odaya yerleştikten sonra akşam yemeği için çevrede küçük bir keşif turu yapmaya karar verdik. Birkaç dakikalık yürüyüşün ardından Via Gaetano Donizetti ile Via Caspare Spontini Caddeleri’nin kesiştiği köşede Fiore Di Zucca Zucca adında güzel bir restoran bulduk girdiğimizde bütün masalar boş olmasına rağmen rezervasyonsuz müşteri kabul edilmediğini söylediler ricamız üzerine boş bir masa ayarladılar ve oturduk, yarım saat sonra ise bütün masalar dolmuştu adamlara hak verdik. Restoran her tür yemeğin yenebildiği çok kaliteli bir yer burayı ileride tekrar gelmek üzere not defterimize kaydettik. Menüde çorba, pizza ve makarnalar üzerine yoğunlaştık servis lezzet ve bira çok iyiydi keyif aldığımız güzel bir akşam oldu. Oturduğumuz masanın yanında banko üzerinde üç büyük et parçası duruyordu biri domuz kafası diğeri de küçük bir domuzun parçaları hayvanı olduğu gibi kurutup tezgaha koymuşlar. Roma'daki ilk gecemiz Napoli’deki gibi Pizza ve bira ile tamamlandı. Otele dönüp spa ve havuza attık kendimizi günün bütün yorgunluğu gitti. Jakuzi, havuz, sıcak ve ılık su havuzları, masaj havuzları derken yorgunluk tatlı bir rehavete dönüştü. Defne tam bir su perisi havuzdan çıkmıyor, kızlar spanın bütün imkanlarını doya doya kullandılar bizim ayağımızı sokamadığımız buz gibi soğuk su havuzuna bile Defne defalarca girip çıktı. 21.00’de spa kapandı da odamıza çekildik yarın Roma sokakları ve Vatikan bizi bekliyor yürüyüş dolu yorucu bir gün olacak.
6.Gün 20/07/2012 : Roma

1.Gün Rotası
Sabah erken kahvaltıya indik, ahali henüz kahvaltıya inmediğinden otelin açık terasında güzel bir masa bulduk ve İtalya’daki en güzel kahvaltıyı yaptık, küçük cam şişelerde çeşit çeşit marmelat ve reçeller, porselen demlikte çay, kruvasan ve çörekler, nefis İtalyan peynirleri ne arasan vardı, ağaçların altında sabahın serinliğinde içilen çay da cabası kısaca çok çok keyifliydi.
Kahvaltı sonrası taksiyle San Marco Meydanı’na gittik, araştırmalarımız bize sıkı bir kuyruğa gireceğimizi söylüyordu ancak meydanda mimarlık öğrencisi bir turist rehberi kızla tanıştık sıra beklemeden 50€ (dört kişi toplamı) ödeyip orta yaşlı başka bir rehber eşliğinde Vatikan’a girdik.
Vatikan Giriş Kapısı ve Merdivenler
Vatikan’a giriş bilet gişelerinin bulunduğu geniş bir holden yapılıyor. Bizim biletler önceden alındığından beklemeden merdivenlerden çıkıp üst terasa ulaştık. Önce sağ taraftaki 15-19.yy sanatları müzesi bloğu ve iç bahçeyi gezdik. Çeşmeden biraz su içip uzaktan görünen San Marco’nun kulesini seyredip rehber eşliğinde ilk koridora daldık.
Vatikan ve Vatikan Müzesi; Roma Katolik Kilisesinin merkezi ve Dünyanın en küçük ülkesi aynı zamanda da şehridir. 1929 yılında İtalyan Diktatör Musollini'nin onayı ile bağımsız bir devlet olmuştur. İtalya başkenti Roma'nın merkezinde yer alan Vatikan 44.000 metrekarelik yüzölçümüne sahiptir. Ülke 109 dönüm arazi üzerine kurulmuştur. 600 vatandaşı bulunan Vatikanın kendi posta sistemi, radyo ve televizyonu, ayrı bir finans sistemi bulunmaktadır. 1506 yılından beri İsviçreli muhafızlar tarafından korunmaktadır.
Antik çağda bataklık bir bölge olan bu günkü Vatikan Roma imparatorları Caligula ve Neron tarafından kurutlmuş ve askeri üs olarak kullanılmış, Katolik Kilisesinin kurucusu Havari Petrus San Pietro Kilisesinin bulunduğu yerde Neron tarafından baş aşağı çarmıha gerilerek öldürülmüş, Konstantin zamanında ise aynı yere San Pietro Kilisesi inşa edilmiştir.
Vatikan Giriş ve iç bahçe
Mahşeri bir kalabalık içinde insan seline kapılıp rehberi takip etmek, birbirimizi kaybetmemeye çalışmak, çevredeki her biri ayrı ayrı muhteşem eserleri seyretmeye çalışmak çok yorucu oluyor, kendimizi kaybedip biraz eserlere dalsak ya kızları ya da rehberi kaybedeceğiz. Bir kere kaybolursanız insan seli içinde grubunuzu bulmak mümkün değil. Sistine Şapele kadar kaybolmadan gelmeyi başarabildik ancak buraya kadarmış şapel çıkışı rehberi ve grubu kaybettik sonrasında kendi başımıza özgürce dolaştık sanırım bu daha iyi oldu.
Vatikan izlenimler
Sistine Şapel, Vatikan’daki en özel yer, Şapele rehberlerin girmesine izin verilmiyor, içeri girenlere ise sadece 20 dakika süre veriliyor bu süre içinde tavan ve duvarlardaki Michelangelo’nun yaratılış fresklerini ne kadar incelerseniz artık, aslında içeride ne kadar kalsanız da seyrine doyulmuyor, konuşmak hatta fısıldaşmak bile yasak muhafızlar hemen uyarıyorlar, Şapelde en çok duyulan ses "Silence Please", duvar kenarlarında oturmak için ahşap banklar var ve fakat oturabilirseniz ne ala ayakta kalanlar ortada dikilip duruyorlar.

Sistine Şapel Michalangelo Tavan resimleri
Sistine Şapel; İtalyan Rönesansının ve Michalangelo'nun en önemli eserlerinden biri sanat tarihinde önemli bir dönüm noktası olan bu mekanın mimarları Baccio Pontelli ve Giovanni De Dolci'dir. Her gün yaklaşık 25.000 kişi ziyaret ettiği mekan Vatikan kompleksinin en önemli bölümlerinden biridir. Şapel ismini Papa Sixtus IV Della Vera'dan almıştır, eski bir Ortaçağ salonunun yerine yapılan şapelin inşasına 1475 yılında 1483 yılında tamamlanmıştır. Bir süre mahkeme salonu olarak kullanılmış olan şapel günümüzde Papa seçimleri için kullanılmaktadır.
Sistine Şapel
Vatikan’daki en keyif aldığımız bölümleri saymaya başladığımızda öncelik Sistine Şapeldir, ardından orta meydandaki basamaklardan Cortile Dela Pigne’yi seyretmek, eski haritalar bölümünde dolaşmak, Mısır mumyaları bölümünü gezmek, müze çıkışındaki spiral merdivenleri izlemek olarak sayabilirim, ancak rehberi kaybetmemiz bize pahalıya patladı Rafaello odaları ve San Pietro Catedrali’ni göremeden ayrılmak zorunda kaldık. Çıkışta San Pietro Catedrali’ne tekrar girme girişimimiz meydanın sonuna kadar uzayan kuyruğu görünce sona erdi zaten zamanıız kalmadı kapanmak üzereydi. müze çıkışındaki Spiral merdivenlerinde çok etkileyici olduğunu belirtmeden geçmeyelim.
Vatikan turumuz
Çıkışta hepimiz yorgunluktan bitmiş durumdaydık özellikle Defne hem acıkmış hem de çok yorulmuştu. San Pietro Katedralini görmek istedik ancak kuyruk o kadar uzun ki sıcakta ayakta beklemeyi gözümüz yemedi daha sonra tekrar denemek üzere meydandan ayrıldık. San Pietro meydanının paralelindeki Piazza Risorginato’da pizza ve makarna ve bira ile uzun bir öğle yemeği molası verdik, dinlenmiş ve tekrar enerji toplamış olduk.

San Pietro Meydanı
San Pietro Meydanı
Yemek sonrası San Marco meydanında yürüdük ve fotoğraf çektik ardından Hop on hop off üstü açık otobüsleri ile şehir turuna katılmaya karar verdik. Bütün şehri dolaştıran bu otobüslerden birkaç firma var, her firmanın rengi farklı ancak hemen hepsi benzer güzergahları izliyor, biletler 24 saat geçerli herhangi bir yerde inip bir sonraki otobüsle devam edebiliyorsunuz. Vatikan turunun yorgunluğunu atamadığımız için otobüsten inmeden bir tam tur yaptık, böylece şehir planı kafamızda yerleşti ertesi gün belirlediğimiz yerleri daha rahat dolaştık. Dide ve Defne şehir tutunu çok sevdiler. Üstü açık otobüslerle tur ilk deneyimleri çok eğlendiler. Tura San Marco Meydanı’ndan başladık, sırasıyla Vittorio Emanuele (Piazza Navona yakını) üzerinden Pantheon, Piazza Venezia, Diocleziano Hamamları, S.Maria Maggiore Kilisesi, Roma Forumu, Colosseum, Circo Massimo, Marcello Tiyatrosu geçildi ve San Marco Meydanı’nda son erdi. Otelde havuz ve spa keyfi için taksi ile otele döndük, spa sonrası ilk akşam bulduğumuz Fiore Di Zucca Zucca restorana tekrar yemeğe gittik. Burası gerçekten çok keyifli bir yer bu sefer daha uzun süre kalarak yine pizza, makarna (çeşitleri öylesine fazla ki) ve biradan oluşan akşam yemeğimizi yedik. Otele döndüğümüzde kendimiz yatağa zor attık ve hepimiz hemen uykuya daldık.
7.Gün 21/07/2012 : Roma

Yürüyüş rotamız

Güzel bir Roma sabahı ve keyifli bir kahvaltı sonrası otelin önünden taksiye binip İspanyol Merdivenleri’ne yakın bir yerde (Via Ludovisi) indik. Burası Merdivenlerin bir üst sokağı ve yokuş aşağı iniliyor. Amacımız biraz Roma Sokaklarında dolaşarak önce İspanyol Merdivenleri, daha sonra Fontana Di Trevi - Aşıklar Çeşmesine ulaşmak. Ama daha yokuşun başında güzel bir resim ve gravür atölyesi gördük hemen daldık pahalı olduğundan hiçbir şey almadan çıktık. Arnavut kaldırımlı sokaktan yürüyerek üst kottan İspanyol Merdivenlerine ulaştık.

İspanyol Merdivenlerine Via Sistina üzerinden gidildiğinde sokağın iki yanında sokak ressamları ve hediyelik eşya satıcıları diziliydi, merdivenlere üst kottan geldiğinizde hemen birşey anlamıyorsunuz ancak alt kottan gelmek çok daha etkileyici, gece ise çok daha güzel olduğu söyleniyor. Merdivenlerin altındaki İspanyol Meydanındaki çeşme ünlü İtalyan Heykeltraş Bernini’nin babası tasarlamış çeşmenin adı Fontana Della Barcaccia (Barcaccia Çeşmesi) merdivenleri buradan izlemek daha güzel. Basamaklarda otururken bir kadın yanımıza yaklaşarak aile fotoğrafınızı çekeyim dedi memnuniyetle kabul ettik böylece bir arda olduğumuz nadir fotoğraf karelerinden biri oldu. Bir süre merdivenlerde oturduk sonrasında elde harita Aşıklar Çeşmesi’ne (Fontan Di Trevi) doğru yürümeye başladık. Yol boyunca çeşitli sokak sanatçılarını izleyerek (pandomim, müzisyenler, sokak ressamları) hedefimize ulaştık.
İspanyol Merdivenleri ve Piazza Spania
Fontana Di Trevi; İtalyan Mimar Nicola Salvi tarafından tasarlanmış, Guiseppe Pannini tarafından 1762 yılında tamamlanmıştır. Çeşme özellikle yaz aylarında mahşeri bir kalabalığa sahne oluyor, Dünyanın her tarafından binlerce tursit buraya doluşuyor. Çeşmenin yakınına ulaşmak için epey bir itiş kakışı göze almak gerekiyor, ardından eller kolar olmayan bir fotoğraf karesi bulma mücadelesi başlıyor hele havuzun yanına ulaşmak pentatlon yarışı gibi epey uğraş sonunda bir fotoğraflık yer bulabildik ve çeşmeye kadar ualaşabildik içimizde en şanslı olan Defne omuzlarımdan rahatça her yeri izledi. Dide’nin kondüsyonu ve yürüyüş performansı ise hayranlık uyandırıyor hiç şikayet etmiyor, hiç yorulmuyor bitmek bilmez bir enerjisi var. Çeşme yakınındaki dondurmacının önünde kuyruk görünce meşhur Roma dondurmasının tadına bakmadan geçemedik kısa bir dondurma molası verdik, burada Dide’nin küpesi düştü ama onca kalabalık arasında Defne küçük küpeyi buluverdi hem sevindik hem çok şaşırdık. Mola sonrası Pantheon’a doğru yürüyüşümüzü sürdürdük.

Fontana Di Trevi - Aşk Çeşmesi
Trevi Çeşmesi ve çevresi

Pantheon
Pantheon; En çok merak ettiğimiz yerlerden biri, mimarlık tarihi dersinde anlatılan dünyanın en eski ve en ikonik yapılarından birini göreceğiz. Ayasofya dahil birçok yapıta esin kaynağı olmuş mimarlık ve sanat tarihinin en önemli yapılarından biri. Bina dışarıdan ne kadar mütevazi ise içerden de o kadar muhteşem. Antik Roma uygharlığından günümüze ulaşan en iyi korunmuş yapıdır. Roma İmparatoru Hadrianus tarafından (M.S.117-138) "Bütün Tanrıların Tapınağı" olarak yaptırılmıştır. 2000 yılına yakın yaşına rağmen özellikleri ve kırdığı rekorlar saymakla bitmez, hala Dünyanın en büyük donatısız beton kubbesidir. Pagan tapınağı Agrippa'nın yakında harap olması üzerine aynı yere yaptırılmıştır. Romalılar öyle güçlü ve dayanıklı bir beton karışımı kullanmışlar ki "kubbe çapı 43,4m, yüksekliği 21,75m" olan devasa yapı ikibin yıldır sel, deprem, kar demeden ayakta kalmayı başarmış. Kubbenin ortasındaki 8,8 metre çapındaki açıklıktan süzülen ışık huzmesi iç mekana masalsı ve mistik bir hava katıyor. Tıpkı Sistine Şapel gibi burada da görevliler herkesi sürekli sessiz olunması konusunda uyarıyorlar, ön taraftaki sıralarda bir süre oturup mekanı inceledik. Dide Su etrafta dolanıp merakla detayları inceleyip fotoğraf çekti. Defne yanımızda oturup meraklı sorular sordu. Mekanı seyrederken kubbe ve duvar birleşimindeki derin yarıklar gözümüze çarptı binanın acil restorasyona alınması gerektiği anlaşılıor.
Panteon ve çevresi
Pantheon çıkışı Piazza Della Rotonda çevresindeki sokakları, Da Vinci şifresi romanındaki mekanlardan La Maddalena kilisesi ile Santa Maria Sopra Minerva Kiliselerini görük, her ikisi de kapalı olduğundan içlerine giremedik. Küçük bir cafe’de çay molası verip Piazza Navona’ya doğru Via Gustiniani üzerinden yürüyüşe başladık. Beş dakika sonra Piazza Madama köşesini dönüp Navona Meydanına ulaştık.

Navona Meydanı
Piazza Navona; Yıkılıan Domitian stadyumunun yerine Papa X. Innocent'ın isteğiyle 17. yy'da yapılan Navona Meydanı eski stadyumun formunu yansıtmaktadır. Roma'nın en güzel meydanlarından biri olan Piazza Navona 16 ve 17. yüzyıldan kalma tarihi yapılar ile çevrilidir. Saint Agnese in Agone Kilisesi meydanın tam ortasında batı aksındadır. Meydanın ortasında ve iki ucunda 3 muhteşem çeşme bulunmaktadır.
Fontana Dei Fiumi (Dört Nehir Çeşmesi); Meydanın orta aksında yer alır, diğer iki çeşmeden daha büyük ve görkemlidir. Gian Lorenzo Bernini tarafından 1647-1651 yılları arasında tasarlanmış traverten taşından kaide üzerine oturtulmuş muhteşem bir rönesans eseridir. Dört kıtadaki dört büyük nehir olan Nil, Tuna, Ganj ve Rio Del Plata sembolize edilmektedir, çeşmenin ortasında 16 metre boyunda Roma dikilitaşı bulunmaktadır.
Fontana Dei Quattro - Fiumi Dört Nehir Çeşmesi
Fontana Del Nettuno (Neptün Çeşmesi); Meydanın kuzey köşesindedir, heykeltraş Giacomo Della Porta tarafından 1574 yılında tasarlanmış Antonio Della bitta ve Gregorio Zappala tarafından inşa edilmiş yapımı 1878 yılında tamamlanmıştır.

Fonatana Del Nettuno - Neptün Çaeşmesi
Fontana Del Moro; Meydanın güney ucunda yer almaktadır. 1575 yıllında Giacomo Della Porta tarafından bir yunus ve dört Triton olarak ilk tasarımı yapılmıştır ardından 1653 yılında Gian Lorenzo Bernini tarafından Moor Heykeli eklenmiş, önceleri deniz kabuğu formundan dolayı seashell bu eklenti sonrası Moor çeşmesi olarak anılmaya başlanmıştır.

Fontana Del Moro - Moor Çeşmesi
Meydan gün içinde havuzların çevresine kurdukları şövaleleri, tuvalleri ve küçük sergileriyle resim çizen satan sokak ressamları ile dolu, resimler ortalama 15-20€ civarında satılıyor, kendi portrenizi yaptırmak isterseniz fiyat 50€, Roma’dan çeşitli manzaralar sunan suluboya resimlerden bir kaç tane aldık. Meydan çevresindeki yapıların zemin katları cafe, restoran ve hediyeli eşya satan mağazalarla dolu. Cafeler çeşmeleri, heykelleri ve meydandaki canlılığı seyretmek için birebir.
Sant agnese in Agone; Mimar Girolamo Rainaldi ve oğlu Carlo Rainaldi ile Francesco Borromini tarafından tasarlanan ve yapımına 1652 yılında başlanan Katolik kilisesidir. Plan şeması Yunan Haçı şeklinde olup 17. yy. Barok tarzındadır. Roma döneminde Aziz Agnes'in Domitianus stadyumunda öldürüldüğü yerin karşısına inşa edilmiştir. Kiliseyi açık görünce içine girdik, öle sıcağında bunaldığımız bir anda kilisenin biraz nefes aldırdı. Meydanı gönlümüzde bırakıp ayrıldık, zaman az gezecek yer çok.
Piazza Venezia
Piazza Venezzia'ya kadar yürüyüp sarı otobüslere tekrar bindik, Via Settembre Caddesi boyunca Colosseum’a doğru devam ettik, Diocleziano Hamamları, Tren garı, Piazza Esquilino, meydana bakan Santa Maria Maggiore Kilisesi ve Foro Romanoyu geçip Colosseum’a 500m mesafede indik, yürürken yol kenarındaki panolarda Roma’nın kent devletinden nasıl bir dünya imparatorluğu’na dönüştüğünü anlatan haritalar ve rölyeflerden kısa bir tarih dersi alarak Roma'nın simge yapılarının en önemlilerinden biri olan Kolezyum'a (Colloseum diğer ismiyle Flavian Amfitiyatrosu ) ulaştık.

Colloseum
Colloseum; Roma imparatoru Vespasianus tarafından M.S. 70-72 yıllarında inşasına başlanmış öldüğü tarih olan M.S.79'da ancak 3. kata ulaşmıştır. Flavian döneminde inşaata devam edilmiş ve çeşitli eklemeler yapılarak tamamlanmış ve Flavian amfitiyarosu olarak adlandırılmıştır. Kudüs'ün istilasından elde edilen ganimetlerle finase edilmiş ve yahudi esirler tarafından yapılmıştır. Şehrin 3 tepesi arasındaki vadiye konumlanmış, kent halkının gladyatör oyunlarını ve çeşitli etkinliklerini izlemesi için yapılmıştır. Boyutları 188x156m ebatlarında 48 metre yüksekliği ve 50.000 seyirci kapasitesi ile döneminin en büyük amfitiyarosudur. Her katında 80 kemer olmak üzere toplamda 240 kemer üzerine oturtulmuştur, yapımında volkanik kum ve kireç taşından oluşan bir çeşit beton, tuğla ve taş kullanılmıştır yapının sağlamlığı ve günümüze kadar oldukça iyi korunarak ulaşmıştır.
Kolezyum (Colloseum-Flavianus) antik dönemdeki durumu
Önündeki uzun kuyruk bekleme süremiz hakkında bizi umutsuzluğa düşürse de çaresiz sıraya girdik. Kızlarla konuşurken önümüzdeki çiftin de Türk olduklarını İstanbul’dan geldiklerini öğrenip sohbete daldık böylece sıra daha çabuk ilerledi. Yaklaşık 45 dakikalık bir bekleme sonrası bilet gişelerine ulaşabildik. Gişedeki bayan görevli Defne ve Dide Su içinde tam bilet isteyince itiraz ettik ancak AB vatandaşı olmadığımız gerekçesiyle çocuklardan da tam bilet aldıklarını söylediler. Yüzlerine yaptıklarının ayıp ve utanç verici olduğunu söyledim, gişedeki bayan haklı olduğumuzu ancak kuralları uygulaması gerektiğini belirterek tam bilet parası aldı. Bu da Avrupalıların ayıbı olsun medeniyetin sınırları bu kadarmış.
Colloseum çevresi bilet gişesi ve dış koridorlar
Yüksek taş basamaklardan en üst kota çıktık, gezerken binayı tanıtan kitabeler ve küçük bir müze ile yapının orijinal halinin illüstrasyonlarını da gördük. İlk terasa çıktığımızda muhteşem bir manzara bütün görkemiyle önümüze serildi. Bu büyüklükte bir yapının 2000 yıl önce yapıldığına inanmak çok zor. Her noktası o günün teknolojisiyle ve el emeğiyle üretilmiş harikulade bir yapı ancak böyle bir yapının gladyatör oyunları yani insan öldürme gösterileri için yapılmış olması çok üzücü. Yapının Roma’nın en nefret edilen imparatoru Neron’un sarayının üzerine inşa edilmiş olması da ayrı bir konu. Oturma düzeni sosyal sınıflara göre ayarlanmış, her sınıf ancak kendi bölümünde gösterileri izleyebiliyormuş. Kızlara yapının yapılış amacını anlatmak için epey zorlandık.
Kolezyum iç mekan
Colloseum’dan çıktığımızda yorgunluktan tükenmek üzereydik, saat 17.30 oldu ve heryer kapanmak üzereydi, Dide Caracalla Hamamlarını görmeden gitmeyelim deyince rotayı hamam kompleksine çevirdik, taksiye binip kapanmak üzereyken gişelerden geçtik, biz son ziyaretçiler olduk başka kimse içeri almadılar.
Caracalla Hamam kompleksi giriş ve iç kısımlar
Gişelerden girdiğimizde mekanların büyüklüğü karşısında şaşırdık iç kısımları dolaşmaya başlayınca da buraya gelmekle ne kadar doğru karar verdiğimiz anladık. Sit alanının hemen bitişiğindeki çık alanda konser hazırlıkları vardı. Duvarların arasında Defne ile dolaşıp fotoğraf çekerken, Didem ve Dide Su kamera çekimi yapıyorlardı. Hamam kompleksinin sonuna ulaştığımızda kapanış anonsu yapıldı. Kompleksin son kısmındaki siyah beyaz orjinal zemin mozaikleri, hamamın antik dönemdeki muhteşem halini yansıtması açısından çok etkileyici.
Caracalla Hamamları antik dönem (Hamam kompleksi içindeki panolardan alınmıştır)
Caracalla Hamamları; Roma imparatoru Septimus Severus döneminde M.S. 206 yılında inşatına başlanıp M.S. 217 yılında tamamlanmıştır. Antik Roma'da hamamlar sadece yıkanma yeri değil aynı zamanda alışveriş yapılan, sosyalleşilen soyluların buluşma noktasıymış hamamda yıkananları seyretmek de önemli bir eğlence aktivitesi olarak görülyormuş. Caracalla 1600 kişilik kapasitesi ile antik Roma'nın en büyük hamam kompleksiymiş. Hamamların terkedilmesi gerektiği anonsunu duyunca ayrılma zamanı geldiğini anladık.
Çıkışta Numo Pompilio meydanına doğru yürürken meydana çıkan Caracalla Bulvarı üzerinde kurulan standlarda kitaptan biblolara eski plak ve cd'lerden, ev yapımı yiyeceklere kadar birçok şey satıldığını gördük biraz takılıp otele döndük. Bu gece otel çevresinde farklı bir restoranda yemek yemeye karar verdik kısa bir arayıştan sonra yarı bodrum katlı iç dekorasyonu ahşap malzemeden yapılmış hoş bir restoran bulduk, keyifli ve lezzetli bir akşam yemeği sonrasında spadan son bir kez faydalanmak için otele döndük yarın Floransa'ya geçiyoruz.
8.Gün 22/07/2012 : Roma-San Lucignano-Siena-Floransa, 315 km 3 saat 54 dk.

Sabah kahvaltı sonrası odamızdan gördüğümüz hayvanat bahçesini dolaştık, ortalıkta serbestçe dolaşan tavuskuşları kızları peşlerinden koşturdular, tropik hayvanlar bölümü, kurbağalar bölümü, ayılar bölümü çok ilgilerini çekti hayvanların kafeslerde olması ne kadar kötü olsa da doğal ortamlarına benzetilmiş olması nispeten daha iyiydi. 2-2,5 saat dolaşıp Roma’ya veda ettik, yolumuz Floransa.

San Lucignano havadan görünüş (visit tuscany.com)
A1 otoyoluna bağlanarak Roma'dan ayrıldık, Orvieto yönünde ilerlemeye başladık. 2 saat sonra Montepulciano yakınlarında Siena’ya da uğramaya karar verip E78 karayoluna katıldık. Yol üzerinde 20-25 km gitmiştik ki sol taraftaki tepelerin üzerinde eski bir yeleşim alanı ve surlar görerek o yöne direksiyon kırdık. köyün girişine gelince buranın San. Lucignano olduğunu öğrendik, köyün içine araç giremediğinden surların dibindeki park yerine arabayı bırakıp alçak tonozlu bir kapıdan surların içine girdik.
San Lucignano tipik bir İtalya Ortaçağ köyüdür. Valdichinan'nın incisi oalrak bilinir, üzüm ve meyve bahçelerinin arasında yükselen araziye hakim 400 m yükskeliğinde bir tepe üzerine kurulmuştur, yaklaşık 3500 kişinin yaşadığı bu güzel Toskana köyü'nün surları Sienalılar tarafından 1371 yılında yapılmıştır. Köyün ortasındaki Roman Gotik tarzı San Francesco Kilisesi ise 1289 yılında yapılmıştır. Eliptik formu, gotik kilisesi ve surları ile çok iyi korunmuş bir yerleşimdir.
San Lucignano
Surların içine adım attığımız anda zaman geriye döndü ve ortaçağda bir köye düştük. Taş binaların arasında kıvrılan dar sokaklar, arnavut kaldırımı taş zeminler, küçücük dükkanlar ve restoranları ile sevimli mi sevimli bir köy. Sokakların iki tarafında 3-4 katlı yığma taş evlerin arasında rastgele yürümeye başladık ve küçük bir meydana ulaştık, hafif bir yokuşun sonunda müze olarak kullanılan ortaçağ kilisesi ile karşılaştık açık olmadığı için gezemedik. Kilisenin yanında sevimli bir İtalyan grup hepimizin fotoğrafını çekti gezi boyunca hepimizin bir arada olduğu nadir fotoğraflardan biri de oldu.
San Lucignano Sokakları
Köyün içindeki ara sokaklar ve çıkmazlar fotoğrafçılar için harika kareler sunuyor. San Francesco Kilisesi içinde bir düğün törenine rastladık Defne ile içeri girdik biraz töreni izledik, çıktığımızda hafiften yağmur çiselemeye başlamıştı arabaya dönmeye karar verdik, sokak arasındaki küçük markete uğrayıp yerel şarap, su ve makarna aldık, ardından seramik atölyesi görüp içeri daldık dükkandakilerle biraz sohbet ettik nisan ayından bu yana yağan ilk yağmur olduğunu ürünlerin kuraklıktan zarar gördüğünü yağmurun çok iyi geleceğini söyledi. Sokaklara dizilmiş masaların gelecek hafta köydeki festival için hazırlıklandığını da öğrendik. Arabaya geldiğimizi yağmur iyiden iyiye sağanak halini almıştı, kendimizi içine zor attık. San Lucignano arabayla gezmenin en güzel yanlarından birini gösterdi bize programda olmayan sürpriz bir mekan hafızalarımıza kazınan güzel bir ortaçağ köyü oldu. Dilediğin yere özgürce uğrayabilmek istediğin sapaktan dönüp gördüğün tabelaların peşinden gidip sürpriz mekanlar görmek. San Lucignano’da bunlardan biri oldu, programda olmayan hiç adını duymadığımız ama iyi ki gördük dediğimiz çok güzel bir köy. Arabanın içinden aşağıda uzanan Toscana bağlarını şimşekler ve yağmur altında izlemeye doyamadık. Sağanak yağmur altında San Lucignano’yu ardımızda bırakıp Siena’ya doğru yola koyulduk.
Piazza Del Campo
30 dakika sonra Siena’ya ulaştık. Adres sorduğumuz kişinin tavsiyesine uyarak arabamızı tarihi merkezin hemen dışında bir meydandaki paralı otoparka bıraktık (ücret 1€). Tarihi kent merkezine doğru yürümeye başladık, yol üstünde tanıdık bir isim İstanbul Dönercisi'ni gördük. Tarihi kentin giriş kapılarından biri olan Porta Camolia'dan surların içine girdik.
Siena; Toskana bölgesinde çevres, üzüm bağları ve zeytinliklerle kaplı üç tepe üzerine kurulmuş yaklaşık 55.000 nüfuslu muhteşem bir ortaçağ kentidir. Kentin kurucuları M.Ö. 900 yıllarında Etrüsklerdir. Roma İmparatoru Agustus döneminde Saena Julia olarak anılmaktadır. Tarihi merkezi Unesco tarafından koruma altına alınmıştır. Kentin geneline hakim olan Gotik mimari ortaçağdan beri özenle korunmaktadır. Şehrin kuruluş efsanesine göre Romulus'un yeğenleri Remus'un da çocukları olan Senio ve Ascanio amcalarının şerrinden kaçıp yanlarında getirdikleri dişi kurt sembolü ile şehri kurduklarını anlatır, bu nedenle kentin sembolü dişi kurt olmuştur.

Siena Yürüyüş Rotası
Porta Camolia ve çevresi
Kesme taş kaplı dar sokaklarda 20-25 dakikalık bir yürüyüş sonrası kentin merkezi Piazza Del Campo'ya ulaştık. İstiridye kabuğu formunda 9 parçaya bölünmüş içe doğru çok tatlı bir eğime sahip, gençlerin kırmızı tuğla zeminde oturarak sohbet edip içkilerini yudumladığı, çevredeki ortaçağdan kalma binaların zemin katındaki kafelerde oturanların ise meydandakileri izlediği, Avrupanın en büyük, mimari olarak en güzel ortaçağ meydanlarından biridir. 1995 yılında Unesco tarafından Dünya Mirası listesine alınana meydanda kırmızı renk hakimdir. Meydanın inşa edildiği 1297 tarihinde bilinli bir kararla çevresi ile uyumlu olması açısından zemin ve binalar kırmızı rengin hakim olduğu malzemelerle yapılmıştır, çevresi 333 metredir. 2 Temmuz ve 16 Ağustos tarihlerinde yılda iki kez yapılan, 1644 yılından beri de aralıksız düzenlenen ünlü at yarışı Palio di Siena bu meydan çevresinde yapılmaktadır, yarışlardan önce geleneksel kıyafetlerle bir geçit töreni düzenlenir ve bu seremonileri izlemek için birçok meraklı turist bölgeye akın eder. Güneydoğu cephesinde Belediye binası Palazzo Publico bulunmaktadır.
Siena Sokakları
Palazzo Publico (Halk Sarayı); Döenminin en önemli sivil mimari yapılarından biridir. Gotik stildeki yapının inşasına 1284 yılında başlanmış, 1297 yılında kenti yöneten dokuzlar konseyinin idari binası olarak kullanılmaya başlanmıştır. Mimarları Agostino da Siena ve Agnolo di Ventura'dır. Bina cephesindeki kemerlere iliştirilmiş figürler kentin koruyucu azizlerini tasvir eder. Binaya bitişik 500 basamakla tırmanılan 102 metrelik Mangia kulesi üzerindeki manzaranın seyrine doyum olmaz. Sarayın en önemli özelliklerinden biri de Dokuzlar Komitesi'nin toplantı salonundaki üç duvarı kaplayan ve Ambrogio Lorenzetti tarafından yapılan "İyi ve Kötü yönetimin Alegorisi" isimli fresklerdir. Dinsel temaların yaygın olarak kullanıldığı bir dönemde yapılan siyasi temalı bu fresk döneminin güncel konusunu ele almış öncü bir eserdir.

Piazza Del Campo (https://www.engelvoelkers.com/en-it/siena/blog/sienas-piazza-del-campo-is-one-of-europes-greatest-medieval-squares)
Siena'da surların içine girdiğiniz anda devir değişiyor ve ortaçağı yaşamaya başlıyorsunuz birbirine uyumu mükemmel yapı dokusu bu hissi pekiştiriyor, gün batımına doğru meydana ulaştık güneş Belediye binası ve Mangia kulesi üzerinde parlıyor öyle güzel bir zamanda gelmişiz ki ortalık turist kaynıyor herkes yere oturmuş meydandaki gün batımını seyrediyor. Kızlarla meydanın bir köşesine iliştik biz de yere oturduk. Meydanı çevreleyen yapıların zemin katları kafe ve restoranlarla dolu binaların önüne de masa koymuşlar paraya kıyanlar bu masalarda atıştırp içkilerini yudumlayarak meydanı seyrediyorlar. Bir süre sonra acıktık ve en yakın masaya çöktük. Biraz pizza, makarna ve bira ile akşam yemeğini aradan çıkardık. Masalarda genellikle kırmızı renkli Mugnetti Likörü içiyorlar, burada çok moda markette görünce bir şişe aldık.
Piazza del Campo
Palazzo Publico
Siena Katedrali (Siena Duomo); İtalyan mimar Giovanni Pisano ve Giovanni di Agostino tarafından tasarlanan yapı Romanesk-Gotik mimarinin en güzel örneklerinden biridir. İnşasına 1215 yılında başlanmış ve 1263 yılında tamamlanmıştır. Çan kulesinde bulunan 6 tane çandan en eski tarihli olanı 1149 yılına aittir. Dünyanın en büyük katedrali olarak düşünülen yapı veba salgını nedeniyle istenildiği büyüklükte yapılamamıştır. Dış cephesindeki beyaz ve siyah mermer kaplamalar katedrale çok farklı bir hava katar. Kubbesindeki mozaik işlemeler, iç mekandaki freskler ve zemin mozaikleri benzersizdir.
Siena Katedrali (Siena Duomo)

Piazza Del Campo’ya günbatımında veda edip Piazza Del Duomo’ya doğru yürümeye başladık, 10 dakika sonra Siena Katedralinin bulunduğu Piazza Del Duomo’ya ulaştık. İtalya’nın en büyük katedrallerinden biri olan Siena Duomo’su gün batımında çok görkemli görünüyor. Katedralin özellikle ana giriş kapısındaki ahşap işçiliği ile giriş zeminindeki mozaik işçiliği çok zarif. Ne yazık ki vakit çok geç olduğundan katedral kapalıydı içini göremeden ayrılmak zorunda kaldık. Hava kararmak üzereyken arabanın yanına ulaştık ve Floransa'ya doğru hareket ettik. Roma’dan ayrılırken yaptığımız plan değişince Floransa için çok geç kalmıştık araba yolculuklarının en ilginç tarafı bu her an program değişebiliyor. Floransa'ya yaklaşık 100 km’lik bir yol var. Bir saat sonra Poggibonsi-Chiandi üzerinden şehre girdik. Ufukta yağmur bulutları ve ardı ardına çakan şimşeklerden oluşan bir ışık gösterisine şahit olduk ancak hiç yağmura yakalanmadık. Arno nehri kıyısında çok güzel bir kır oteli olan Mulino Di Frenze’de kalmayı düşünüyoruz dön dolaş bir türlü otele ulaşamadık, yollar hep tek yön bölgeden uzaklaştığımızı fark edince yol kenrındaki bankta oturan genç çifte adres sorduk. Gecenin yarısında nezaket gösterip arabaları ile bize rehberlik ettiler onlar önde biz arkada yaklaşık yarım saat sonunda otele ulaştık ayrılık zamanı geldiğinde genç çifte nasıl teşekkür edeceğimizi bilemedik, onlar son derece mütevazi bir şekilde "sadece iyi ve yardımsever bir İtalyan çifti anımsayın yeter" diyerek bizle vedalaştılar. Dünyada iyi ve yardımsever insanlar olduğunu görmek çok güzel bir duygu. Otel resepsiyonuna gittiğimde kötü bir sürprizle karşılaştık, otel dolu böyle güzel bir otelde kalamayacak olmamız bizi biraz üzdü, saat 23.00 olmuş Defne uyumuş ortada kalakalmıştık. Danışmadan çevredeki otellerde yer olup olmadığını sormalarını rica ettik, yakındaki Holiday Inn'de yer bulunduğunu öğrendik ve beş dakika içinde otele ulaştık ancak odaları beğenmedik, yakındaki diğer otel Together Florence Inn oteline geçtik. Temiz ve ücretsiz otoparkı bulunan kalabileceğimiz bir yerdi. Bir geceliğine bir oda ayarlayıp duş alıp yorgunluktan hemen uykuya daldık.
9.Gün 23/07/2012 : Floransa
Uyanır uyanmaz ilk işimiz daha iyi bir otel bulmak oldu otel resepsiyonu ricamızı kırmadı ve Arno nehrinin karşı kıyısında eski kent merkezinin dış çeperinde Milano yoluna yakın Gabrielle D’Annunzio Otelini tavsiye etti, yer tarifini de alıp kolayca oteli bulduk.
Hotel Gabrielle D'Annunzio
Yeşillikler içinde, temiz, zevkli dekore edilmiş açık havuzu da bulunan, odaları geniş keyifli bir otel. Aile odası da bulunca hemen yerleştik. Artık rahatça şehrin tadını çıkarabiliriz.

Arno Nehri ve Ponte Vecchio
Resepsiyondan tarihi kent merkezine arabayla inmenin otopark sorunu yüzünden işkenceye döneceği söylendiği bizde tavsiyeye uyup taksi çağırdık, zaten bilmediğiniz bir yeri tanımanın en iyi yolu yürüyerek dolaşmak olduğuna inadığımızdan böylesi daha iyi oldu. Taksi parası 6€ tuttu 10 dakika sonra Piazza San Marco’da yürümeye başlamıştık.

Floransa tarihi şehir merkezi genel görünüş (https://italyadaegitim.com/floransa-sehri-hakkinda)

Yürüyüş Rotası
Floransa; Roma imparatorluğunun dağılmasından sonra Medici ailesinin yönettiği kent Ortaçağda Avrupasında rönesansı başlatan yerdir. Toscana tepelerinin ortasında sanat ve kültürün beşiği olmuş, şarap ve üzüm bağları ile çevrili İtalya'nın belki de Dünyanın en önemli kenti. Dante Alighieri, Petrarca, Machiavelli gibi dahi yazarların, Leonardo Da Vinci, Boticelli, Michalengelo, Donatello gibi büyük ressam ve heykeltıraşların, Brunelleschi gibi mimarların yaşadığı, eserleriyle kentin karakteristiğini belirlediği Dünyanın sanat ve kültür başkenti. Unesco tarafından 1982 yılında tarihi kent merkezi Dünya Mirası listesine girmiştir. Arno nehrinin iki yakası boyunca uzanan Floransa'da gezilecek o kadar çok yer ve yapılacak o kadar çok şey var ki hepsi için haftalar gerekir. İlk akla gelen Ponte Vecchio köprüsü, Palazzo Vecchio, Santa Maria Del Fiore Katedrali, Ufizzi Müzesi, San Giovanni Kilisesi, San Bargelo ululusal müzesi, Galleria Dell' Academia, Piazza della Signoria, Palazzo Pitti, Forte di Belvedere, Boboli Bahçeleri, Porta Romana, San Miniato al Monte, Büyük Floransa Sinagogu ve müzesi mutlaka görülmesi gereken yerler. Kenti 15.yy’dan itibaren 300 yıl yöneten Medici ailesi sanata ve kültüre verdiği önem sayesinde şehrin günümüz İtalya ve Avrupasının en önemli kültür ve sanat merkezi haline gelmesini sağlamış. İşte Frenze böyle bir şehir.
Santa Maria Del Fiore (Floransa Katedrali)
Piazza San Marco’dan Via Covour boyunca Duomoya doğru yürümeye başladık. Sokaklar turist dolu, sokak ressamları şövalelerinin başında portre ve resim çiziyorlar, sokak sanatçıları çeşitli gösteriler yapıyor atletik becerilerini sunuyorlar, sabah erken hareket ettiğimiz için uzun kuyruklara yakalanmadan Ufizzi’ye kolayca bilet aldık. Piazza Signoria'ya geldiğimizde Belediye Binasının önünde Michelangelo'nun ünlü Davut heykelinin tıpatıp kopyasını, Neptün çeşmesini ve çeşitli köşelerdeki sayısız heykelleri görebildik. Michelangelo heykelin yapımına 1501 yılında başlamış ve 3 yılda bitirmiş, 400 yıl Belediye Binası önünde duran heykel 5,17 metre boyundadır ve mükemmel insan ölçülerini yansıtır. Heykel doğa koşullarından etkilenmemesi için 1873 yılında Via Ricassoli üzerindeki Galleria Dell'Academia binasına taşınmış 1910 yılında aynı yere bir kopyası yerleştirilmiştir işte bugün açık alanda görülen kopya versiyondur. ilginç bir anekdot eserin bir başka kopyası Kudüs'ün fethinin 3000. yılı nedeniyle Kudüs şehrine hediye edilmiş şehirde büyük tartışmalar çıkmış heykel pornografik bulunarak kaldırılmış bunun üzerine giyinik bir heykel tekrar gönderilmiştir.
Floransa Sokakları ve Santa Maria Del Fiore Katedrali iç mekan
Ufizzi Müzesi; Medici ailesi tarafından mimar Giorgio Vasari'ye ofis kullanımı için 1560-1580 yılları arasında yaptırılan binanın aile tarafından özel kolleksiyonlarının da sergilenmesi amacı ile günümüzde müze olarak düzenlene yapı kompleksidir. Piazza Degli Signoria ile Arno nehri arasında uzanır. Uffizi’deki eserlerin birçoğu Medici Ailesinin yıllarca biriktirdiği özel koleksiyonlarından oluşmaktadır, dünyanın görülmesi gereken en önemli müzelerinden biridir. Ortaçağdan günümüze kadar gelen birçok önemli sanat şaheserini burada görebilirsiniz. Müzede Didem’in favori eseri Boticelli’nin Venüs’ün Doğuşu olmak üzere Leonardo Da Vinci’nin Meryeme Müjde, Michalengelo’nun Kutsal Aile tablosu ile birlikte Caravaggio, Rafaello, Donatello, Mantegna, Filippo Lippi, Giotto, Simone Martini, Piero Della Francesca ve Boticelli’nin çeşitli yapıtlarını görmek mümkün. İçeri girdiğimizde Defne ve ben, Didem ile Dide Su 2 gruba ayrılarak dolaştık. Didem dolaşırken Dide Su'ya eserleri tek tek anlatıyor ve canlı sanat tarihi dersi veriyordu, Dide Su'nun zihninde bu anıların yer edeceği ve estetik duygusunu değiştireceği aşikar. Tabloların özellikleri, kimler ve ne için yaptığı gibi kısa bilgileri almak onun açısından unutulmaz bir deneyim oldu. En çok zamanı Boticelli'nin Venüs’ün Doğuşu tablosu önünde harcadılar. Defne çabucak yorulduğundan bizim ekip kah oturup kah gezerek daha düşük tempoda dolaştı. Müzenin tamamını dolaşmamız 4 saati buldu ki bu aslında hızlı bir tur sayılır. Hakkını vererek gezmek isteyenler buraya bir tam gün ayırmalı. Floransa bir kerelik bir şehir değil kesinlikle ancak birkaç kez gelindiğinde anlaşılabilir. Belki bir gün tekrar geliriz kim bilir…
Piazza Signoria, Uffizi Müzesi ve çevresi
Uffizi’den ayrılıp aynı yol üzerinde kısa bir yürüyüşle Santa Maria Del Fiore Katedralini dolaştık. Brunelleschi’nin baş yapıtı sayılan katedral yapım tekniği, estetik uyumu kubbesi ile tam bir mimari şaheserdir. Ufizzi’de çok zaman harcadığımızdan katedral girişindeki uzun kuyruğa yakalandık. Katedral ibadete açık ve ücretsiz gezilebiliyor. Avrupa’nın 4. büyük katedrali olan yapı bütün mimarlık okullarında mimarlık tarihi derslerinde anlatılan vazgeçilmez eserlerin başındadır. 1463 yılında inşa edilen yapının en önemli özelliklerinden biri kubbesidir. Dünyada iskele kurulmadan inşa edilen en büyük kubbeye sahip olan Katedralin her köşesi ayrı bir zerafet ve incelik yansıtır. Zemindeki mermerler, tavanlardaki freskler, duvarlardaki Dante’nin ilahi komedyasnı anlatan Michalengelo’nun resimleri, yine Mihalengeleo’nun cennet kapıları adını verdiği Kuzey ve Doğu kapıları üzerindeki İncil’den çeşitli sahnelerin tasvir edildiği rölyefler seyrine doyulmaz bir sanat şöleni gibi.
Ponte Vechhio, Davut heykelinin kötü bir kopyası ve sokak ressamları
Katedralin çevresi de en az içi kadar hareketli, Piazza Signoria'da Sloven Pandomimcilerin yaptıkları harika sokak gösterisini izledikten sonra Piazza Duomo'da Arnavut Ressam Arturo’ya kızların karakalem portrelerini sıkı pazarlıkla 30€’ya yaptırdık. Meydandaki diğer ressamlardan birkaç tane Floransa manzarası olan suluboya resimler aldıktan sonra Via Por Santa Maria üzerinden Ponte Vecchio köprüsüne doğru yürümeye başladık. Köprüyü önce 300 m batısındaki Ponte Trinata köprüsü üzerinden seyredip ki üzerinde olmaktan çok daha keyifli oluyor, Arno nehrinin güney kıyısındaki Palazzo Pitti önünden Ponte Vecchio'ya ulaştık. Bu arada Santo Spirito Bazilikası’nın yanında Gusta Pizza'da öğle yemeği molası vermeyi unutmadık.
Dönüş yolunda Via De Tornabuoni Caddesinde bir sokak ressamının yere tebeşirle yaptığı harika bir resim çalışmasını seyrettik, böyle bir emeğin bir gece sonra silineceğini bilmek çok üzücü. Nihayet yürüyüşe başladığımız noktaya San Marko meydanına gelip taksi ile otele döndük. Yorgunluktan bitmiş durumdayız, sıcak duş alıp kendimizi uykunun şefkatli kollarına bıraktık. Yarın önce Pisa ardından Milano'da olacağız. Bir dahaki gelişte Gabriele D’Anununzio oteli kalınacak güzel bir otel olarak anılarımıza yerleşiyor.
10.Gün 24/07/2012 : Floransa-Pisa-Milano 387km 4 saat 52 dk.

Günün Rotası
Kahvaltı sonrası otele ve Floransa'ya veda edip çevre yoluna bağlandık. Sesto Forentino-Prata-Montecatini üzerinden yaklaşık 1 saatlik bir yolculuktan sonra Pisa ovasına indik. Spezia-Genoa ayrımında otoyoldan çıkarak sola Pisa’ya döndük. Yoldan hiç ayrılmadan devam ettiğimizde Campoli Miracoli’ye yani Mucizeler Meydanı’na ulaştık. Meydan çevresinde otoparklar hem pahalı hemde yer bulmak sorun olduğundan 5 dakikalık yürüyüşü göze alıp bi kaç sokak ötede ücretsiz bir yere aracı parkettik.

Mucizeler Meydanı (Piazza Miracoli)
Andrea Pisano Bulavarı üzerindeki kemerli kapıdan girdiğimizde yemyeşil bir düzlük ortasında önde Vaftizhane arka Pisa Katedrali ve en arkada Pisa Kulesi silüeti bu meydana neden "Mucizeler Meydanı" dendiğini tanımlıyor. Girişte uzun bir süre önümüzdeki muhteşem manzarayı izleyip hafızalarımıza kazıdık. Dide Su heyecanla kuleye çıkmayı Defne ise satıcılardan bir şey almayı istiyor. Çimlerin üzeri kuleyi tutmaya çalışan, parmak arasında sıkıştırmaya uğraşan ve daha çeşit çeşit yaratıcı pozları deneyen turistlelrle dolu, e bizde eksik kalmadık özellikle Dide Su en ilginç pozu yakalamak için anneyle kadraj oturtma çabasına girişti Defne ve ben sorunu çabucak çözüp fotoğraf işini hallettik. Sonra hep birlikte kuleye çıkmak için kuyruğa girdik ancak bilet kuyruğunda uzun süre beklemenin yetmediği bir o kadar da kuleye çıkmak için beklemek gerektiğini öğrenince işin akşama kadar süreceği anlaşıldı önümüzdeki uzun yolu da düşünerek kuleye çıkmaktan vazgeçtik.
Mucizeler Meydanı-Pisa Kulesi ve Pisa Katedrali
Meydan çevresi
Meydandan sonra yakındaki Pisa Üniversitesi’ne ait Palazzo Dei Cavallieri’yi dolaşıp çevre sokakalrda turladık, çevre dükkanlardan birkaç anı eşyası alıp arabaya döndük artık hedef Milano. Dönüş yolunda süpermarket'e uğradık kurutulmuş et, hazır çorba, su, peynir, ekmek, makarna ve biraz içecek alıp tekrar yola devam ettik. A12 otoyolu ile La Spezia üzerinden A15 otoyoluna dönerek önce Parma daha sonra A1 otoyolu üzerinden Mialno’ya ulaşmayı planlıyoruz 300 km ve yaklaşık 4,5 saatlik bir yol var önümüzde.
Pisa-Milano Yol manzaraları
Pisa-Milano yolu Pisa-La Spezia arasında sahile paralel düz bir ova boyunca devam ediyor. Güneyde Akdeniz kuzeyde Alp Dağları keyifli ve yormayan bir güzergah, La Spezia’ya kadar böyle devam ettik, Parma’ya doğru A15 otoyoluna yani kuzeye dönünce deniz arkamızda kaldı ve Alplere doğru tırmanmaya başladık, Berceto civarında 1000 m rakımlı bir dağ geçidine ulaştık, çevremiz ormanlarla çevrilendi hava da soğudu kısa bir süre mola verdik. Spezia- Parma arası 125 km. 1,5 saat civarı sürüyor 16.00 sularında Parma’yı geçip A1 otoyoluna katıldık ve Milano yönüne döndük, Piacenza'yı geçip 17.30'da Milano’ya girdik. Hava kararmadan otele yerleşmek ve yemek sonrası şehir merkezinde kısa bir yürüyüşü yapmak istiyoruz. Notlarımıza birkaç otel ismi var fakat hem merkeze yakın hemde ücretsiz otoparkı olan bir otel arayışındayız, sonunda Star Hotel grubuna ait kapalı otoparkı olan Ritz Otelinde karar kıldık. Akşam yemeğini Otelin restoranında yedik ve Milano Sokaklarını arşınlamaya başladık. Otel Buenos Aires Bulvarı’nın bir arka sokağında her yere yürüme mesafesinde dolaşa dolaşa saat 21.30 oldu, mağazalar kapanmaya başlayınca ve Defne'de artık çok yorulunca omuzlarımdan inmek bilmesdi yorgunluktan bezip otele döndük.
11.Gün 25/07/2012 : Milano

Yürüyüş rotası
Sabah İtalya’daki en sıkı kahvaltılardan birini yaptık açık büfe çok zengindi zeytin hariç her şey vardı. Kahvaltı sonrası ilk durağımız Piaza Del Duomo oldu, Milano katedrali önündeki uzun kuyrukta bekledik giriş ücretszi ve önünde sürekli kuyruk var sonunda içeri girdik.
Milano; Lombardiya bölgesinde bulunan 1.360.000 nüfuslu Milano Roma'dan sonra İtalya'nın 2. en büyük şehridir. Dünya moda ve tasarım merkezlerinden biri olan kentte bir çok ünlü tasarımcı ve moda evinin merkezi bulunmaktadır. Dünyanın en ünlü moda, dekorasyon, mobilya fuarları Milano'da düzenlenmektedir.

Milano Katedrali (Duomo di Milano)
Dün akşam otelimizn bulunduğu Via Broggi’den Buenos Aires Bulvarı boyunca Piazza Argentina’ya kadar yürümüştük bu kez ters yönde Piazza Duomo’ya doğru yürüdük. Özellikle Piazza S.Babila ve çevresi alışveriş cenneti. Bu bölge aynı zamanda tarihi merkez. Theatro Ala Scala, Galerie Vite Emiliano II, il Duomo, Palazzo İdeale, Palazzo Marino hep bu bölgedeki birbirine yakın önemli yapılar. Duomo önündeki uzun kuyruk ve Da Vinci’nin en ünlü eserlerinden olan Son yemek freski görebilmek için 2 gün önceden randevu almak gerektiğini öğrenince hayal kırıklığına uğradık. Milano'da en çok merak ettiğimiz yer Son yemek freskiydi. Öğle yemeğini Duomo meydanına bakan 4 katlı bir fast food restoranında yedik, altındaki devasa kırtasiye ve müzik marketini dolaştık.
Katedral Meydanı (Piazza del Duomo)
Milano Katedrali (Duomo di Milano); Avrupa'nın en büyük 4. Katedralidir. Yapımına 1386 yılında başlanmış ve ancak 519 yıl sonra 1905 yılında tamamlanabilmiş, Gotik Mimari şaheseri devasa bir yapıdır. Yüksekliği 157 metre olan Katedral 40.000 kişi kapasitelidir. Çatısı çok özeldir asansör veya 485 basamakla çıkılabilmektedir. Giriş kısmında zeminde 1768 yılında yapılan güneş saati bulunmaktadır, saatin karşısındaki duvardan sızan ışık 21 haziranda bronz yüzü 20 aralıkta ise merdiyen kısmını aydınlatır. Dünyanın en çok heykele sahip katedrallerinden biridir.
Katedral çıkışı kızları kıramayıp yakındaki İtalya'nın en eski alışveriş merkezi Galleria Vittorio Emanuele II'yi dolaştık. Çelik ve cam karışımı kubbesi, zemin kaplamaları, mimari bütünlüğü ile kentin simge yapılarındandır. 1861 yılında mimar Guiseppe Mengoni 1865-77 yılları arasında inşa edilmiştir. Zemin mozaiklerinde ülkenin en önemli üç başkentini temsil eden arma bulunmaktadır.
Galleria Vittorio Emanuele II
Vittorio Emanuela zemin mozaikleri
Ferrari Store ve çevresindeki sokaklar
Müthiş cam tavanı, zemindeki 4 kıtayı, Bilim, Sanat, Endüstri ve Ticareti betimleyen mozaikleri, ilginç dükkanları ile Milano’nun oturma odası olarak bilinen çok etkileyici bir mekan. Duomo yakınlarında 12-13 katlı birçok farklı marka ve tasarım ürününün satıldığı büyük bir alışveriş merkezini daha dolaştık. Buradaki özellikle ev eşyaları bölümü farklı ve ilginç tasarımlar bulmak açısından bulunmaz bir mekan. Öğleden sonraki zamanımızın bir bölümünü Manzoni Bulvarı ile Piazza S.Babila arasındaki sokaklarda dolaşarak geçirdik. Burada özellikle Armani mağazasının içini de dolaşarak vitrin ve mağaza tasarımlarını inceledik
Piazza Della Scala civarındaki moda tasarım atölyeleri ile Armani, Chanel, Gucci, Versace, Dolce Gabbana gibi ünlü markaların konsept mağazalarını dolaştık son olarak yakındaki Ferrari Store'a uğrayıp Indra Montenelli parkında dolaştık.
Giardini Indro Montanelli Bahçeleri
Akşamüstüne doğru Manzani Bulvarı üzerinden Covour Meydanına oradan da Giardini Publici Porta Venezia Parkına ulaştık. Burası Milano’nun göbeğinde her yaştan insanın dinlendiği, köpeklerini gezdirip çimlerde kitap okudukları huzur dolu bir yer kentin ortasında yemyeşil bir vaha gibi. Havuzun kenarındaki banka oturup biraz dinlendik havuzda neşeyle oynayan Golden Retriever’ı seyrettik. Sevimli köpek temmuz sıcağına dayanamayıp sahibinin tüm uyarılarına rağmen kendini havuza attı ve çılgınca eğlendi. Artık otele dönüş zamanı geldi ve hafiften yağmur başladığından hızlıca otele döndük, akşam yemeğini otel restoranında yedik.
12.Gün 26/07/2012 : Milano-Como-Morbegno-Molveno 321km 5 saat 54 dk.

Günün rotası
Güzel bir Lombardiya sabahına uyandık, bugün önce Como Gölü kıyısındaki Como'ya gideceğiz sonra Como Gölünün doğu kıyısında Lecco üzerinden Alp dağlarına doğru tırmanacağız Morbegno'yu geçip Molveno Gölü kıyısındaki Molveno köyünde kalacağız. Gün boyu Alp dağlarının dik yokuşları ve bol virajlı yollar olacağını tahmin ediyoruz, yorucu ancak güzel bir yolculuk bizi bekliyor. Milano’dan otoyola hiç girmeden 36 numaralı karayolu ile Seveso üzerinden 40km’lik bir yolculuk sonrası Como’ya ulaştık. Yol üzerinde gördüğümüz bir ayakkabı outlet mağazasına uğrayıp ucuzluk reyonundan hepimiz beğendiğimiz ayakkabıları aldık ucuz ve kaliteli İtalyan ayakkabıları bulmak her zaman kolay olmuyor.
Como Gölü
Como kent merkezine geldiğimizde kırmızı bir araç heyecanla durmamızı işaret etti önce biraz şüphelendik ama aracın üzerinde M.Kemal Atatürk imzasını görünce sağa çektim. Como gölü kıyısındaki Belaggio kentinde 20 yıldır yaşayan Şeref bizi gördüğü için çok mutlu olduğunu nasıl yardım edebileceğini sordu. Molveno’ya gideceğimizi söyleyince şaşırdı, bunca yıldır buralarda yaşıyorum nerede olduğunu bilmiyorum dedi, sohbet sırasında yolculuk rotamızı anlatınca 20 yıldır İtalya’da yaşamasına rağmen ondan daha çok yer gördüğümüzü söyledi. Como hakkında kısa bir bilgi alıp göl kıyısında bize tarif ettiği yere gittik. Açık yüzme havuzu kenarında göl manzarasına karşı pizzalarımızı yedik, kısa bir yürüyüş yaptık ardından Como’dan ayrıldık.
Milano-Molveno arası yol manzaraları
Artık önümüzde yaklaşık 200-250 km arası dağlık bir yol var. Como gölünün doğu kıyısını izleyerek önce Morbegno’ya ulaşıp daha sonra Alpleri tırmanarak Molveno akşam olmadan ulaşma planımız yolun çok virajlı olması nedeniyle epey geciktik.
Como’dan sonra güzergahımız Lecco-Morbegno-Sondrio-Edolo-Dimaro-Molveno oldu. Molveno’dan 15 dakika önce bir kış turizmi merkezi olan Andalo’dan geçtik burada kalınabilecek birçok otel, güzel restoran ve alışveriş yerleri olmasına rağmen mola vermeden devam ettik artık hava iyiden iyiye karardı hepimiz özellikle çocuklar çok yoruldular hiç oyalanmadan devam edip 22.00 sularında Molveno’ya ulaştık.
Como-Morbegno arası yol manzaraları
Molveno Alpler arasına sıkışmış muhteşem bir dağ gölü kıyısına yerleşmiş küçücük bir köy girişte bir iki otele uğrayıp Hotel Belvedere’yi beğendik ve odamızı tuttuk. Yemek için göl kıyısındaki restoranlara indik ancak gece yarısına yaklaştığımızdan hiçbir yer açık değil mecburen odada yanımızdaki erzaklarla idare edeceğiz. Resepisyondan istediğimiz sıcak su, arabadan aldığımız hazır çorbalar, yol erzakımız içinde bulunan ekmek ve reçeller imdadımıza yetişti, güzelce karnımızı doyurduk. Her zamanki gibi oda tercihini kızlara bıraktık, balkona yakın odayı seçtiler, iç kısma biz yerleştik. Odadaki duş kısmının kapısı yok, tuvalet kapıları ise buzlu cam neyse ki kızlarla aramızda ayrıca bir sürgülü kapı var da biraz mahremiyet sağlıyoruz.
Zaman zaman durup dağları seyrettik
13.Gün 27/07/2012 : Molveno
Alp dağlarında yaz sabahları bir başka güzel oluyor, balkona çıktığımızda gördüğümüz manzara başdöndürücüydü balkonları rengarenk çiçeklerle dolu evlerin arasından parıldayan masmavi bir göl, gölün kıyısından başlayarak yamaçlara doğru yükselen yemyeşil ormanlar seyrine doyulamayacak bir manzara resmen ömre bedel. İçimiz pır pır mutluluk ve sevinçle doldu. Molveno ne kadar iyi bir tercih olmuş iyi ki gelmişiz.
Otelin kahvaltısı da manzarası kadar güzel. Kahvaltı sonrası önce kapalı havuza indik kimsecikler yok masaj havuzları, çocuk havuzu, şelale hepsi bize ait doyasıya yüzdük, eğlendik biraz kalabalıklaştığında da ayrıldık. Resepsiyondan aldığımız broşür ve haritalarda yürüyüş mesafesi kadar yakında bir telefirik olduğu, 1600 metreye kadar çıktığı, buranın da İtalyan Dolomitleri de denen Alp Dağlarının en güzel manzaralarından birine sahip olduğunu öğrendik, Aslında Molveno anlatılacak değil görülerek yaşanması gereken bir yer bu yüzden bol bol fotoğraf paylaşacağım. beş dakikalık bir yürüyüş sonrası telefriğe ulaştık.

Odamızın balkonundan Molveno manzarası
Balkon manzarası
Telefrikten Molveno manzarası
Beş dakikalık yürüyüş sonrası telefriğe ulaştık gelgelelim telefrik değişik bir şey küçücük bir sepetin içine ancak bir büyük ve bir çocuk sığabiliyor, etrafı açık, Dide Su ile ben bir sepette Defne ile Didem diğerinde nefis manzara eşliğinde önce 1200 metrede inip orman içinde gördüğümüz dağ oteline doğru yürümeye başladık. Otelin yakınında ağaçların arasında ip, kalas ve ağlarala oluşturulan tırmanış eğitimi verilen bir yere geldik. Kızlar parkuru denemek istediler, Dide Su küçük bir eğitim sonrası dişi Tarzan gibi ağaçların ve iplerin üzerinde dolaşmaya başladı. Defne kendi yaşına uygun bir parkurda aynı heyecanı yaşadı biz de bol bol kamera ve fotoğraf çekimi yaptık. Kızların gezi boyunca en çok eğlendikleri yer burası oldu.
1200 rakımlı yayla
Dağcılık eğitimi parkuru
Daha sonra 1600 metre rakıma çıktık, yine kısa bir yürüyüşün ardından seyir terasına geldik terasın önündeki panoda karşıdaki zirvelerin yükseklik ve özelliklerinin anlatıldığı panoramik bir fotoğraf koymuşlar. Zirveleri 3000 metreyi bulan Dolomitler, uçurumlar ve yer yer temmuz sıcağına rağmen erimeyen buzullar kelimeler ve fotoğrafla anlatılamayacak ancak yaşanıp hissedilebilerek anlaşılabilecek bir manzara. Akşamüstüne doğru otele geri döndük ve havuzun keyfini çıkardık.

1600 rakımlı seyir terası
1600 metreden manzaralar
Bugün Dide Su'nun doğum günü akşam yemeğinde sürpriz hazırlyoruz, göl kıyısındaki restoranlardan birine oturduk. Yemek arasında garsona doğumgünü için pasta getirmelerini rica ettim kibarca yardımcı oldular. Yemek sonrası mumlar eşliğinde dilim pastalarımız geldi yaş günü kutlamasını yaptık. Otele çıkmadan önce göl kıyısında yürüyüş yaptık, gece göl manzarasının keyfi bir başka güzel oluyor.
Doğum günü kutlaması ve Molveno turu

Molveno Köyü ve göl manzarası
14.Gün 28/07/2012 : Molveno
Bugün sadece otel havuzu ve Molveno’nun keyfini çıkararak geçirdik, 13 gündür yollardayız çocuklar için sadece onların istedikleri şeyi yaptık hepimiz için iyi bir dinlenme oldu. 1 gece olarak planladığımız Molveno’da tam 2 gün 3 gece kaldık. Roma’dan sonraki en uzun konakladığımız yer oldu. Molveno bir cennet, meditasyon, kafa dinleme, oksijen detoksu ve orman yürüyüşleri için bulunmaz bir yer. Yarın sabah Venedik’e doğru yola çıkıyoruz. Burası geziye başladığımızdan beri evimize en uzak noktaydı, artık her kilometre eve yaklaşacağız.
Son gün Molveno
15.Gün 29/07/2012 : Molveno-Venedik 218km 3 saat 36dk.

Günün rotası
yol manzaraları
Bugün Molveno'ya veda edip Venedik'e geçiyoruz. Öğleden sonra Venedik’te olmayı planladık. Rotamız Andalo, Spor Maggiore üzerinden ss43 karayoluna bağlanıp buradan güneye dönüp Trento-Rovereto üzerinden Verona-Vicenza ve Venedik’e ulaşmaktı ancak Rovereto’da karar değiştirip otoyoldan ayrıldık, s46 yoluna girerek Schio yönünde devam ettik. Dağların ve vadilerin arasında ilerleyen dar, arkası kesilmeyen virajlarla dolu ama muhteşem manzaralar sunan bir rota, yorgunluğu göze alabilenlere tavsiye edilir. Herşeye rağmen öğleden sonra Venedik’e ulaştık. Aracımızı kent girişindeki büyük bir otopark’a teslim edip, otopark önündeki rehberlik bürosundan 3 yıldızlı Otel De L’alboro’da yer ayırttık. Kanaldaki motorlardan birine binip otele yakın bir iskelede indik kısa bir yürüyüş sonrası otele ulaştık. 3 yıldızlı ancak yıldız sayısını yansıtmayan vasat bir otel ama konumu iyi San Marco Meydanına çok yakın.
Venedik sokakları
Venedik; Venedik kanallar ve adalar şehri, Adriyatik kıyılarında Po ve Adige nehirlerinin oluşturduğu Venedik Lagünü içinde 118 ada üzerine kurulmuş, Unesco tarafından tamamı koruma altına alınan Dünya mirası listesindeki İtalya'nın en önemli şehirlerinden biridir. Tarihi kent merkezi nüfusu 60.000 kişi civarındadır. Kentin kurucuları bölgede M.Ö. 10. yüzyıldan beridir yaşayan Veneti halkıdır. Kent kanallar ve köprüler şehri olarak da bilinir. Ortaçağın en önemli ticaret ve sanat merkezlerinden biri olan Venedik zenginliğini ticaret ve denizcilikteki başarısı ile elde etmiştir.
Venedik büyük kanal ve Rialto Köprüsü
Saat Kulesi, San Savino Kütüphanesi ve Gondollar
Venedik'te görülebilecek yerler arasında Napolyon'un "Avrupa'nın en güzel konuk salonu" olarak betimlediği San Marko Meydanı, San Marko Bazilikası, Son nefes veya iç çekişler köprüsü (Ponte Dei Sospiri), Dandolo Sarayı (Palazzo Dandolo), Alman Hanı (Fondaco Dei Tedesci), Türk Hanı (Fondaco Dei Turchi), Rialto Köprüsü, bulunmaktadır.
San Marco Meydanı, San Marco Bazilikası ve Campanile di San Marco
Otele yerleştikten sonra önce San Marco Meydanı'na yürüdük, Avrupa'nın salonu denilen her tarafı tarih kokan meydanı çevreleyen revakların altı cafe ve restaurantlar ve burada keyifle meydanı seyreden insanlarla dolu meydanda güvercinler korkusuzca insanların elinden yem yiyiyorlar, kızlarda kollarını açarak güvercinleri beslediler, meydandan ayrılıp çevredeki sokaklarda gelişigüzel yürümeye başladık sonunda gece yarısına doğru otele döndük.
San Marko Meydanı
16.Gün 30/07/2012 : Venedik - 560km 5 saat 53dk.

Günün Rotası
Gece boyunca bütün Venedik’e hakim olan rutubet kokusu, otel odasındaki çarşaflara da sinmiş sabah nemli yataklarda uyandık. Bugün Venedik'ten ayrılıyoruz arabamızın bulunduğu otoparka yürüyerek gitmeye karar verdik, bu neredeyse kentin yarısını yürüyerek kat etmek anlamına geliyor, dün şehrin diğer tarafını gezdiğimiz için turumuzu tamamlamış olacağız. Bir sürü küçük köprü ve meydan ile bir o kadar da mağaza dolaşarak otoparka kadar yürüdük, dün gece alamadığımız Murano camları ve takılar bu yürüyüşte alındı, saat 14.00 civarında arabaya ulaştık.
Arabaya gidiş yolundan izlenimler
Venedik’ten ayrılışımız 14.30 gibi oldu. Otopark ücreti gecelik 30.-€, kaldığımız 3 yıldızlı (Türkiye’de 2 yıldız bile vermezler) otel odasına ise 230.-€ ödedik. Güzergahımız Trieste üzerinden Slovenya-Hırvatistan-Bosna-Hersek-Sırbistan-Makedonya ve Yunanistan-İpsala’ya ulaşmak. Önümüzde yaklaşık 2000 km var. Bugün yorulduğumuz bir yerlerde mola vereceğiz.
İtalya-Slovenya sınır geçişi
Slovenya sınırında otoyol geçişleri için zorunlu olan (haftalık 15.-€) Vinyet aldık sınırı geçtiğinizi otoyol üzerindeki Slovenya'ya hoş geldiniz tabelasından anlaşılabiliyor ve Slovenya’nın tamamı 3 saatte geçiliyor. Slovenya’da Avrupa’nın en ucuz benzini var ve herkes buradan alıyor.(1,76.€), Hırvatistan sınır geçişinde ise sadece Pasaportları uzaktan gösterdik içine dahi açıp bakmadılar. Slovenya ve Hırvatistan tamamı yemyeşil ormanlarla kaplı ülkeler, yollar ücretli ancak otoyollar ucuz her ve iki ülkede de Euro kullanılıyor.
Banja Luca yolu ve Otel Bosna
Bosna-Hersek sınırından sonra Mostar’a gitmeye karar verip kestirme olsun diye Sisak üzerinden Banja Luka’ya yöneldik. Günün sonunda hava kararmak üzereyken çok az kullanılan bir noktadan sınırı geçtik. Kapıdaki görevli bile neden ve nasıl buralara geldiğimizi sordu ve şaşırarak yolu tarif etti. Gece 21.30 civarı Banja Luca’daki Otel Bosna’ya yerleştik. Bu arada gece otel diye bir hükümet binasına doğru yaklaşınca çevredeki bütün polisler heyecanlanıp yolumuzu değiştirttiler. Otel Bosna tatil boyunca kaldığımız en büyük ve en konforlu suitti. Çok acıktığımızdan hemen bitişikteki Ambassador Restoranda güzel bir akşam yemeği yedik. (Gulaş, tavuk suyu çorba, spagetti,ve biftek) Yemek öncesi aperatif olarak çok güzel bir hamur işi ve yanında peynir geldi çok lezzetliydi. Yemek çok ucuz bütün saydıklarımız dahil 30.-€, Otel odası ise yaklaşık 80.-€. Otel Bosna büyük bir kumarhanesi de olan şehrin en hareketli gece yaşamı olan yeri durumunda bütün gece uyumuyor gibi. Hep birlikte güzel bir uyku çekip yarın ki yol için enerji topladık.
17.Gün 31/07/2012 : Banja Luka - Mostar - Kraljevo 670km 11 saat 18dk.

Günün Rotası

Mostar Köprüsü
Bugünkü rotamız Jaice-Donci Vakıf-Bugojno-Jablanica üzerinden Mostar olacak yol yaklaşık 250 km. Sorunsuz bir yolculuktan sonra 3 saatte Mostar’a ulaştık. 2005 yılında Dünya Mirası listesine alınan şehirde ilk göze çarpan birkaç yıl önceki iç savaştan kalan kurşun izleri dolu, gelecek nesillerin o yılları unutmaması için kurşun izlerine özellikle dokunulmamış, izleri gördükçe içimize bir hüzün çöküyor, barış içinde yaşamak ne kadar değerli bir şey böyle yerlerde daha iyi anlaşılıyor.
Mostar köprüsü yakınlarına kadar araba ile geldik, açık bir otoparka arabamızı bıraktık. Balkanlardaki pek çok yerde olduğu gibi burada da Türk plakası ilgi çekiyor ve hemen çevredekiler ile sohbet başlıyor. Zamanımız kısıtlı olduğundan Mostar köprüsü ve çevresini dolaşıp ayrılacağız. İki üç katlı evlerin bulunduğu dar sokaklarda köprüye doğru yürümeye başladık, yolun iki tarafı turistik eşya satan dükkanlar ve lokantalar ile dolu.
Mostar kent merkezi kurşun izleri dolu binalar
Mostar; Boşnakça'da köprü anlamına gelen Mostar, bölgede antik dönemlerde yerleşimlerin olduğu bilinmesine karşın kentin kuruluş tarihi olarak 1440 yılı geçmektedir. Kurucusu Sava Dükü Skjepan Vukcic Kosaca ailesine bağlı Gost Radivoj olarak bilinmektedir. 1466 yılında Osmanlılar tarafından fethedilen Mostar'da ahşap köprünün yerine Mimar Sinan'ın öğrencisi Mimar Hayrettin tarafından kemerli taş köprü inşa edilmiş 1993 yılında bombardımanda yıkılana dek köprü ayakta kalmı daha sonra günümüzdeki köprü eski köprünün tıpkısı olarak yapılmıştır. Neretva nehrinin iki kıyısına yerleşmiş yaklaşık 110.000 nüfuslu Bosna Hersek Cumhuriyetinde Hersek bölgesinin en önemli şehri. Yugoslavya'nın dağılmasından sonra çıkan iç savaş sırasında büyük hasar gören şehrin demografik yapısı da oldukça değişmiş Sırp nüfusun tamamı bölgeden göç etmiş Hırvatlar Mostar Köprüsü dahil şehri harabeye çevirmiş Boşnak nüfus kentin doğusuna Hırvatlar ise batısına yerleşmiş, savaş sonrası Türkiye, Abd, Hollanda, İtalya ve Hırvatistan işbirliği ile Mostar köprüsü bir Türk firması tarafından onarılmış. 2005 yılında kent Unesco tarafından dünya Mirası listesine alınmış.
5 dakikalık yürüyüş sonrası köprüye ulaştık. Mimar Sinan’ın öğrencisi Mimar Hayreddin tarafından inşa edilen köprü 24 m yüksekliğinde, 30 m uzunluğunda ve 4 m genişliğinde tamamen kesme taştan imal edilmiş. İç savaşta yıkılan köprü Unesco desteğiyle ve Türkiye’de bir müzede bulunan orijinal planlarına göre geleneksel yöntemler ile yeniden inşa edilerek 2003 yılında tekrar kullanıma açılmış. Evliya Çelebi'nin "Dünyanın en güzel köprüsü" sözünün hakkını veren son derece estetik, bulunduğu coğrafyaya çok iyi uyum sağlamış nefis bir eser. Kalabalık çok fazla köprünün üzerinden ancak omuz omuza geçebildik. Şansımıza köprüde bu yıl 446.sı yapılan geleneksel atlama yarışması var, tamamen amatörce yapılan geleneğe göre şehrin erkekleri, nişanlılarına cesaretlerini ispatlamak için düğün öncesinde köprüden atladıkları gövde gösterisi için yapılan yarışlarda gençler 24 m yüksekliğindeki köprüden aşağıya atlıyorlar. Doğu yakasındaki bina müze olarak düzenlenmiş, köprünün tarihçesi, Bosna savaşındaki yıkılışının çekildiği video görüntüleri yayınlanıyor.
Mostar Köprüsü ve Köprü üzerinden manzara
Köprü üzerinden geçip çevresini dolaştık, atlama yarışını izledik öğle yemeği zamanı geldiğinde Altuğ’ların çok övdüğü Ascinica Restaurant'ta Cevapçiçi köftesi yemeğe karar verdik, çorba, cevapçiçi, yaprak sarması ve ayrandan oluşan gayet lezzetli bir yemek yedik.

Mostar-Kraljevo rotası
Yemek sonrası tekrar yola koyulduk. Saraybosna üzerinden Gorazde’ye dönüp, Vardista’dan Sırbistan sınırına girip, Uzice, Cacak, Kraljevo yolundan Niş yakınlarında otoyola bağlanmayı planladık fakat Gorazde-Uzice-Cacak arasında öyle bir yola girdik ki bir ara epey tedirgin olduk zira yol ço bozuk özellikle Gorazde civarında vadi içinden geçen toprak yol, betonlanmamış ve kısmen çökmüş sadece bir arabanın geçebileceği tüneller epey korkuttu biraz şans biraz da dikkat sayesinde zarar görmeden bu yolu aşabildik sonunda ormanlık bir alanda, uzun bir tomruk ile kapatılmış herhangi kontrol noktası bulunmayan sadece bir Sırp askerinin olduğu noktadan sınırı geçtik. Bu yılki seyahatin en heyecanlı kısmı bugün yaşadığımız yolculuktu.
Mostar-Banja Luca yolu ve harap durumdaki tüneller
Gece yarısına doğru 23.30'da ulaşabildiğimiz Kraljevo merkezdeki Turist Otel’de konakladık. Temiz ancak güleryüzlü olmayan fazla da turist görmeye hele hele Türk turiste alışık olmayan kentte sadece uyku amaçlı molamız sabah kahvaltısı ile birlikte sona erdi.
18.Gün 01/08/2012 : Kraljevo - İzmit 977km 10 saat 27dk.

Son günün rotası
Eve dönüş zamanı geldi, seyahatimizin son günü, erkenden yollara düştük. Niş, Üsküp, Selanik, İpsala, İzmit rotasını izleyeceğiz. Niş’e kadar yollar asfalt fakat bozuk, hız sınırlamaları radarlar derken 60-70 km ortalama hızla gidiliyor. Niş yakınlarında otoyola bağlandıktan sonra rahatladık ve normal hızımıza ulaştık, öğle saatlerinde Makedonya sınırına sorun çıkmadan sınırı geçtik, 3 saat sonra ise Bogorojca’dan Yunanistan’a giriş yaptık artık yol İpsala’ya kadar otoban rahat bir sürüş ile 19.30 civarında İpsala’ya vardık.
Freeshop alışverişleri ve gümrük işlemlerinden sonra sınırı geçtik, 21.30 civarında Tekirdağ yakınlarında akşam yemeği yedik, geceyarısından sonra 02.00 civarı evimize kavuştuk. İlk kez bu kadar uzun ve zorlu bir yolculuğu fazla sıkıntı yaşamadan tamamlamış olduk. Rüya gibi geçen bir seyahat oldu hepimiz için, kızlara ve eşime yolculuk boyunca gösterdikleri dayanıklılık, cesaret, ve sabırlarından dolayı teşekkür ediyorum. Artık Bilgiç ailesi olarak daha uzak rotaların hayalini kurabiliriz. Didem-Dide-Defne hepinize çok çok teşekkürler.
Sevgili okuyucular, okuma sabrınız ve anlayışınız için sizlere de çok çok teşekkürler, sevgiyle kalın.
Yeni rotalarda buluşmak üzere
Derya BİLGİÇ















































































































































































































































































































































































































































































































































































































































































































































































































































































































































Yorumlar